“Türkçecinin Güncesi”ne hoş geldiniz!
2 Ocak 2007
6 Nisan 2009
ATAOL BEHRAMOĞLU SAYGI GECESİ
DİL DERNEĞİ’NDEN ÇAĞRI:
ATAOL BEHRAMOĞLU SAYGI GECESİ
O, “Düşmanlarımı bağışlıyorum/ Daha çok seviyorum dostlarımı/ Her uyanışımda” diyen barışın ve aşkın ozanı… Şiirleri, düzyazı ve çevirileriyle Türkçenin müziğini duyuran bir usta… Dil Devrimiyle gelişen Türkçenin bütün güzelliklerini yansıtan, hepsi birbirinden değerli ürünler veren bir aydınlanma savaşımcısı… ATAOL BEHRAMOĞLU ile buluşacağımız “Ataol Behramoğlu’na Saygı Gecesi”ne bütün yurtseverleri bekliyoruz! * Gün/saat: 9 Nisan 2009 Perşembe, 18.30 Yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi (Kenedi Cad. No. 4, Kavaklıdere / Ankara) www.dildernegi.org.tr/ e posta: dildernegi@dildernegi.org.tr
3 Nisan 2009
Türkçe Sözlük
ÖNSÖZ
Bir dilin sözvarlığı o toplumun dünyaya bakışını, değer yargılarını, bilimde, sanatta aldığı yolu, gelenek ve göreneklerini yansıtır. Bu nedenle çağdaş bir sözlük, dilin bütün metinlerini kapsayan veritabanına dayanmalıdır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (1932-1983 arasında) bu amaçla önemli adımlar atılmıştır. Çünkü 1940’lara değin kapağında “Türkçe Sözlük” yazan ve Türkçenin sözvarlığını içeren derli toplu bir yapıt yoktu. 1932’de Atatürk’ün öncülüğünde başlayan Dil Devrimi ile Türkiye Türkçesinin sözvarlığını oluşturmak için halk ağzındaki sözcükler derlenmiş, eski kaynaklar taranmıştır. 1935’te Atatürk’ün yönlendirmesiyle ve büyük bir kurulca hazırlanan “Cep Kılavuzları” Türkiye Türkçesinin bütün sözvarlığını kapsayacak bir başka büyük adımdır; Türkçenin sözcük yapma yolları işletilerek yabancı sözcüklere Türkçe karşılık bulunmuş, Türkçede olmayan kavramlar için yepyeni sözcükler türetilmiş, Türkçe Sözlük’ün ortaya çıkması için büyük çaba harcanmıştır. O dönemden bugüne bütün bu çalışmalara onlarca dil uzmanı, dilsever katılmıştır. Hepsinin ortak ülküsü Dil Devriminin ışığında, Türkiye Türkçesini bilim ve sanat dili olarak geliştirmektir. Bu açıdan baktığımızda elinizdeki yapıt, Türkiye’de yayımlanan sözlüklerin pek çoğuna kaynak olmuş, Türkçeyi oya gibi işleyen yazarların da başucu yapıtı olmayı sürdürmüştür; sürdürecektir. Bugün çokları Türkçenin yeniden yabancı dillerin boyunduruğu altına girme tehlikesiyle yüz yüze kaldığını düşünüp kaygılanmaktadır. Bu kaygıyı taşıyanlar bir ölçüde haklıdır; çünkü Dil Devrimiyle kazanılan binlerce sözcük ve terim zaman zaman tepki almış, yasaklanmış, devrim tartışmaları amaçlı olarak tek tek sözcüklere indirgendiği, devrime başka anlam ve amaçlar yüklendiği için, Dil Devriminin coşkusu belli bir dönemden sonra eğitim kurumlarımızda yaşanmaz olmuş, genç kuşakların Türkçeye güveni sarsılmaya, dil bilinci yaralanmaya başlamıştır. Bu sözlük üzerinde çalışırken bir kez daha gördük ki yabancı sözcükler akıl almaz bir hızla dilimize yerleşiyor. Bu nedenle yazarlarla bilimciler “Türkçesi varken…” yabancı sözcüklere yaslanmamalı, Türkçenin sözcük yapma yolları işletilerek tıpkı 1930’larda olduğu gibi, aynı coşkuyla yeni sözcükler türetilmeli, bir başka deyişle dilseverler Dil Devriminin coşkusunu diriltmelidir. Türkiye’nin yazarları, her alandaki bilimcileri de çağımızın bilimde, uygulayımda ve sanatta ortaya çıkan kavram patlamasına ayak uydurmak zorundadır. Türkiye Türkçesinin yeni kavramlar yaratacak gücü ve olanakları vardır. Yeter ki ulusal kimliğimiz olan dile bu bilinçle sahip çıkalım. Atatürk’ün istediği gibi Türkçeyi bilinçle işleyelim. Elinizdeki sözlük bu duygularla hazırlandı. Yapıtın ilk baskısı, dilin dolanımı içinde yer alan tüm sözcükler düşünülerek elden geçirildi. Birçok yeni sözcük, söz öbeği ve terim eklendi; kullanımdan düşen sözcük, söz öbeği ve terimler çıkarıldı. Amacı, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun amacıyla özdeş olan, Dil Devrimini başlatan Atatürk’ün güveni ve coşkusuyla Türkçeye yaklaşan Dil Derneği, tüm aydınlanmacı yazarların, bilimcilerin desteği ve üyelerinden aldığı güçle TÜRKÇE SÖZLÜK’ün yeni baskısını hazırladı. Bu sözlük gönüllü birlikteliğin, Dil Devrimine inancın görkemli bir ürünüdür. Hep birlikte önemli bir görevi yerine getirmenin kıvancı içindeyiz.
DİL DERNEĞİ
http://www.dildernegi.org.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF2A2F4FC65EC79C8F
28 Mart 2009
Damga’dan Basımevi’ne
Damga’dan Basımevi’ne:

Basım aygıtı (Matbaa) konusu açılmışken iki yaygın yanlış anlayışa değinmek isterim.
(1) Matbaayı Gutenberg buldu!
(2) Elyazmacı yobazlar matbaayı 300 yıl Türkiye’ye sokmadı!
Temel sorun bir kavrayış sorunu. Soruları doğru sorarsak, işin aslını daha kolay kavrarız:
(1) Gutenberg’in basım işine katkısı neydi?
(2) Eski yazı baskı işine karşı elyazmacıların direncinin önemi ne?
BASKI YORDAMININ ÜÇ TEMEL AŞAMASI

Gutenberg’in katkısını belirlemek için, baskı yordamının gelişmesine bakmak gerek.
BASIM işinin gelişiminde üç önemli aşama vardır:
BİRİNCİSİ, belli bir İM izinin istenildiği sayıda çoğaltılabilmesi, ya da DAMGA aşaması. Bunun en eski örneklerinden diri SÜMERLER de görülür ( Sümerlerin Türklüğü konusuna burada girmeyelim). Dahası, kil tabletlere bastırılarak iz bırakanları yanında, tablet üzerinde döndürülerek iz oluşturan YUVARLAK MÜHÜRLER var. ( Bu yuvarlak damga düşüncesi, binlerce yıl sonra, Rotatif baskı makinelerindeki dönme silindirler olarak yeniden ortaya çıkar) Kil yerine deri, kumaş ya da benzeri maddeler üzerine iz bırakmak içinse BOYA kullanmak gerek. Bedri Rahmi’nin yaşatmaya çalıştığı YAZMA denen başörtüsü üretiminde kullanılan yordam işte bu damga yordamı. Benzeri yordamla süslenen bir kumaşa da BASMA diyoruz Bir belgenin tahtaya, taşa, bakıra d.b.’ye (=”diğer benzerleri” kısaltması, yaygın v.s. “ve saire” kısaltması yerine) kazınarak yapılan kalıbı ile çoğaltılması çok eski ve yaygın bir uygulama idi. Cengiz’in buyrukları hep böyle çoğaltılıp dağıtılırdı. Bu yolla basılmış kitaplar bile vardı. Nitekim TAŞ BASMASI yayıncılık ülkemizde Cumhuriyetin ilk yıllarında bile kullanılmıştır.


İKİNCİ AŞAMA, her sayfa için bir oyma kalıp kullanmaya dek gelişen damga yordamı yerine, OYNAK HARFLER kullanma aşamasıdır. Bu aşamada, istenen her belgenin kalıbı oynak harfleri yan yana dizerek düzenlenmektedir. Dolayısıyla da, her bir harften yeterince üretip el altında bulundurmak gereklidir. Her kavramın belli bir İM ile gösterildiği Çince’de, her kavramın imini ayrı bir damga olarak yapma kolaylıkla gelişmiştir. Ama, on binleri bulan bu damgaların yan yana konup sayfa kalıbı yapılması yerine, elle sırayla basılması daha uygundu. Çince “ayrı im” kalıbı düşüncesini doğurmaya yatık ise de, “yan yana dizerek sayfa kalıbı yapma” düşüncesi için AZ SAYIDA HARFTEN OLUŞAN BİR YAZI gerekirdi. Türklerin eski yazısı, sert cisimlere oyma işlemi kolay olacak biçimlerden seçilmiş az sayıda harften oluşmaktaydı ( Orkun yazısı 38 harf, Uygur yazısı ise yalnızca 14 harf). Nitekim, Uygurların, Gutenberg’ten yüzyıllar önce, “oynak harfleri dizme” yoluyla basım yaptıkları, şimdi British Museum’da bulunan tahta harfler kullanan baskı aygıtı ile kanıtlanmıştır.(Uygurların matbaacılığı konusunda bak. Macar Türkoloğu Lazlo Rasoyni’nin “Tarihte Türklük” adlı eseri, Türkçe çevirisi Ankara 1971, sy:105-107)

ÜÇÜNCÜ AŞAMA, bu oynak harflerin geliştirilmesine ilişkindir. Kuşkusuz, harflerin boyutu küçüldükçe, hem sayfa boyutunu küçültmek hem de kitabın yaprak sayısını azaltmak olanaklıdır. Tahtadan oyulacak kabartma harfleri küçültmenin bir sınırı vardır. En azından gerekli işçilik süresi ve ustalık aşırı ölçüde artar. Tahta harfler, maden harflere göre, daha çabuk yıpranır. Bir metal işleyici olan Gutenberg’in bu işe katkısı, MADEN HARFLER kullanmaktır. Bu harfleri, hazırladığı oyuk kalıplara döktüğü bir kurşun alaşımıyla hazırladığı sanılıyor. Ancak, bu buluş için Hollandalı Koster ve İtalyan Castaldi’nin adı da öne sürülmektedir. Dahası, birkaç yüz yıl öncesinde Kore’de maden harfler kullanılarak basılan kitap örnekleri var (fareyi resmin üstüne tut).
ELYAZMACILARIN DİRENCİ

Kitap çoğaltmanın önemli bir yolu da elle bir kopyasını yazmaktır. Elyazması kitaplar, yüzyıllarca Doğuda da, Batı’da da kütüphanelerin en temel eserlerini oluşturmuştur. Dolayısıyla , “Yazıcı”lık önemli bir meslektir; yazıcıların sözü geçen bir kesim olması da doğal.
Denir ki, ülkeye matbaanın gelmesine, “kazancımızdan oluruz” düşüncesiyle, “yazıcı” kesimi engel olmuştur. Dahası, bu engellemede “din elden gidiyor!” yaygarasını kullanmışlardır. İlk bakışta usa yatkın görünen bu açıklama ne ölçüde doğrudur?
Birinci soru şu: Peki, bu engelleme nasıl aşıldı da, “matbaa” ülkeye geldi? Yukarıda açıkladım: Matbaa zaten ülkeye gelmiş, musevilerce hıristiyanlarca kullanılıyor. Söz konusu olan “arab elifbası” ile Türkçe kitabların basılması. Engellemenin aşılması da, “yobaz kafaları ezme” yoluyla olmamış, buna gerek duyulmamış. El yazıcıların temel üretim konusu Kur’an’ın, bazı dini metinlerin baskı yolu ile üretilmesine yasak konarak, yazıcıların “geçim derdi ile karşı çıkmaları” önlenmiş.İbrahim Müteferrika’ya din dışı konularda eserler basma izni verilmiş.Yukarıdaki resim Müteferrika matbaasında basılmış din dışı bir konuda eser: Tarihi Hindi garbi ( fareyi resmin üstüne götür). Kuşkusuz bu çözüm, Fatih devrinde de uygulanıp baskı işine izin çıkarılabilirdi.

Bu da bizi ikinci soruya getirir: Neden Sultan III. Ahmet dönemine gelinceye, İbrahim Müteferrika’ya verilen izne dek bu yola gidilmedi? Burada iki güçlü olasılık var. Dahası, her ikisi de, belli ölçüde etkili olmuş olabilir.
Cengiz’in buyruklarının tahta kalıplara oyularak çoğaltıldığını söylemiştik. (Fotokopi öncesi dönemin çoğaltma işlemlerinden olan Teksir/multilit denen işlem de tahta yerine mumlu kağıt kullanmaya dayanıyor). Osmanlı bu işlemi kullanmıyor. Acaba neden? Çoğaltılan buyruk, “ortak kural” uygulamasını öngörür. Başka deyişle bir Yasa Devleti olmayı gerektirir. Oysa, her durum için özel bir “Padişah iradesi” kullanan, işlerin baştakinin keyfine göre yürütüldüğü bir düzende yazılan her belge yalnız belli ilgililerce bilinmesi gerekir. Dolayısıyla da, çoğaltılmış ortak metinler pek istenmez.
Ayrıca, çoğaltılmış metin kullanmak, onu okuyabilecek çok sayıda kişinin varlığını da gerekli kılar. Demek ki oldukça kalabalık bir okur kitlesi bulunmalı. Ya da, okumasa bile, yazılı metne sahip olmak isteyen büyük bir kalabalık olmalı. Kısacası bir “talep” bulunmalı.
Belli bir metnin yaygın üretimine gerek duyulmadıkça, “matbaa”ya gerek duyulmayacağı açık. Nitekim, Gutenberg ve çağdaşlarını baskı işini geliştirmeye iten, bu yaygın üretim gereğinin duyulmasıdır. Avrupadaki gelişmeler, konuya ışık tutacak niteliktedir.

İslam’da Kur’an ezberlenerek sözlü saklanırken, Hıristiyan papazları ellerindeki Latince İncili okurlardı. Nitekim, Gutenberg’in baskısını yaptığı ilk eser Latince bir İncil idi. Papalığın para karşılığı sattığı “günah bağışlama” belgelerine talep de belli bir ortak metnin çoğaltılmasına talep yarattı. Nitekim, kısa sürede 200 000″günah bağışlama belgesi( =indulgence)” basıldığı biliniyor. [ İnsanların boş yere para harcaması çok köklü bir gelenek. Şimdi de, para karşılığı Lisans, Master ve Doktora dereceleri dağıtan kuruluşlar var. Bu konuda internet'te bir tarama yeterli].
Yukardaki resim, Gutenberg’in ilk basım ürünlerinden böyle bir belge, ki bunun satışı ile Papalık TÜRKLER’e karşı sefer için para toplamıştır.(AB goygoycularına duyurulur!)
Dahası, din dışı alanlarda da yaygın bir metin üretim talebi var. Din dışı metinler için “yazım evleri” (Scriptoria) kurulmuş.
Baskı işi , önceleri dini eserlerin ve “bağışlama belgesi” çok sayıda üretilmesini, dahası “Engizisyon Sorgulaması” için kılavuzların basılmasını sağlayarak Papalığın gücünü artırırmış ise de, kısa sürede karşı güçler de bu aracı kullanarak saldırılara başlamışlardır. Luter’in Papalık karşıtı savları, baskı ile çoğaltılıp hızla yayılmıştır. Onun “kendi dilinde İncil” anlayışı, İncil’e sahip olma hevesini papazlar dışındaki halka da yayarken, dini tartışmaları da körüklemiştir. Kısa sürede, Papalık bir İndex (=Dizin) denen YASAK KİTAPLAR LİSTESİ hazırlamıştır. Ne var ki, Papalığın yasaklama çabaları etkili olmamıştır, çünkü okur sayısındaki artış ile ucuz üretim sonucu kitap talebi giderek genişlemiştir.
Örneğin Venedik’te ilk basımevi 1469′da kurulur. 1500′de ise bu kentteki basımevi sayısı 417dir. [ Oysa, İbrahim Müteferrika'dan 200 yıl sonra bile koca Osmanlı ülkesindeki basım evi sayısı bu sayıdan az.]
Yarım yüzyıl içinde(1450 -1500 arası)Avrupa’nın pek çok yerinde çok sayıda basımevi kuruldu. Önceleri bir kitabın baskı sayısı 200-300 iken 1480lerde 1000, 1500lerde ise 3000-5000 oldu. Bunun sonucu, 1480- 1490larda basılı kitap sahibi olmak, tıpkı 1980-1990larda cep telefonu sahibi olmak gibi gözde bir davranış olmuştur. Ne var ki, bu 50 yıl içinde basılan kitap çeşidi – DİKKAT kitap sayısı değil çeşidi- 6000 (altı bin) dolayındadır.
Bu bilgiler, kısa bir internet taraması ile erişebilecek olanak ve yabancı dil bilgisine sahip Taha Akyol’un -mal bulmuş mağribi misali- “Abdülhamit döneminde bir yılda 4000 kitap basılırdı” iddiasını köşesine aktarmasına şaşmak mı -yoksa şaşmamak mı- gerek, okuyucuya bırakıyorum.

ÖZETLERSEK, bu irdelemeden şu sonuçlar çıkar:
1) El yazmacı yobazların, kazançlarından olmamak için, “din elden gidiyor!…” yaygarası ile 300 yıl ülkeye matbaayı sokmadıkları savı, pek doğru görünmüyor. ( Sn. Taha Akyol’un bu sonucu pek seveceğine kuşku yok.)
2) Arap elifbası ile baskı işinin gecikmesinde en büyük engel, bu yazıyı okuyabilen kişi sayısının azlığı gibi görünüyor. Nitekim, Harf devriminin getirdiği yeni alfebe ile yüz binlere “Millet Mektepleri”nde kısa sürede okur-yazarlık öğretilince, sözlü halk edebiyatının ürünleri ( Kör oğlu, Aşık Kerem, Battal Gazi) dizgi harflerle değil taşbasma (= taş kalıba bütün sayfa oyularak) olarak da basılıp satılmıştır. ( Sn. Taha Akyol, “eski yazı” ile Osmanlı düzeninin halkı karacahil bıraktığı anlamına gelen bu sonuçtan hiç hoşlanmayacaktır).
3) Osmanlı yönetiminin, okur yazarlığın artmasını ve Devletlülerin denetimi dışında “ne idüğü belirsiz” metinlerin kolayca çoğaltılmasını istemediklerini de söyleyebiliriz. Nitekim, Stanford Shaw’ın Osmanlı kamu hukukunun kaynakları üstüne sözleri ilginçtir. Kaynakların biri Türk yönetim anlayışının temeli olan YASA kavramı (- ki Stanford Shaw , “en üst yöneticinin dahi uymak zorunda olduğu üstün kurallar” olarak tanımlar, bugünkü söylemde “hukuk devleti” denen işte budur.). Öbürü ise İran-Bizans kaynaklı “mutlak irade” (=baştakinin dediği dedik, çaldığı düdük anlayışı) anlayışı. Osmanlının, gücü yettiğince, bu ikincisini uygulamaya eğilimli olduğu da ortada. Kimse, Yasa sözü etmiyor. Edebildikleri, “mutlak irade” şakşakçılığı olan “Padişahım mağrur olma senden büyük Allah var!”. Onu da bir kez, tahta çıkış töreninde söylüyorlar. ( Sn. Taha Akyol, batıdan belletilenleri aktarmakla yetineceğine, bize verdiği talkını tutup, biraz eleştirisel düşünebilseydi bilmem bu sonuçlara varabilir miydi? Her neyse, en azından, her yıl bir aylık ücretini bu konuları inceleyeceklere ayırsın yeter.)
4)Basımevlerinin artmasının basılı kitap sayısını artıracağı açık. Ama kitap çeşidinin eldeki basılmaya değer yazılı eser sayısına bağlı olacağı da açık. Osmanlı döneminde yılda 4000 çeşit kitap basılması için elde yereli eser bulunmadığı da belli. Pembe dizil, beyaz dizili günümüzde bile kaç çeşit kitap basılabildiği de ortada.
http://site.mynet.com/gokselturk/turk19/id12.htm
16 Mart 2009
Güncel Türkçe Sözlük’te nevruz
Güncel Türkçe Sözlük’te Söz
nevruz isim (nevru:zu) Farsça nev + rûz 1 . Eski takvimlere göre yılın ve baharın ilk günü sayılan martın yirmi birine rastlayan gün. 2 . bitki bilimi Çiçekleri aslanağzına benzeyen, türlü renkte bir kır bitkisi. 3 . bitki bilimi Nevruz otu.
8 Mart 2009
Siyaseti ‘Nevruz ateşi’ sardı
Nevruz ateşi
CHP, Nevruz ve 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için yasa teklifi verdi. Diğer partiler teklife olumlu bakıyor
ZİHNİ ERDEM/YURDAGÜL ŞİMŞEK
ANKARA – CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Hem Nevruz hem de 1 Mayıs toplumun barış içinde kutlayabildiği bir demokratik hak konumundadır. Bunları engellemeyi bir devlet görevi olarak kabul etmek sorunun kaynağını oluşturuyor. Toplum korku ve gerilimden kurtulmalıdır” derken, CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, iki konuyla ilgili teklifleri de TBMM’ye sundu. Baykal, bir grup gazeteciye “Nevruz açılımı”nın gerekçesini şöyle anlattı:
DEVLET TOPLUMUN TERCİHİNE SAYGI GÖSTERMELİ:”Nevruz da 1 Mayıs da Türkiye’de toplumsal bir sahiplenmeye kavuşmuş günlerdir. Her ikisi de toplumun barış içinde kullanabileceği bir demokratik hak konumundadır. Bunları engellemeyi bir devlet görevi olarak kabul etmek sorunun kaynağını oluşturuyor. Devlet toplumun bu tercihine saygı göstermelidir.
TOPLUM BİR KABUSTAN KURTULUR: Ve Nevruz ve 1 Mayıs günleri Türkiye için bir gerilim, korku, çatışma ortamı artık yaratmamalıdır. Bu mümkündür devletin bu 2 günü bir bayram günü toplumsal barış günü bir sevgi günü olarak kabul etmesi halinde bu kabustan kuşkudan korkudan toplumun kurtulacağına inanıyorum.
BÜTÜN DÜNYADA OLDUĞU GİBİ 1 MAYIS KUTLANMALI: Buna öncülük etmek istedik. 1 Mayıs’ta bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’nin kutlaması gereken bir gündür emeğe saygı günüdür, barış ve kardeşlik günüdür, bir dayanışma günüdür bu yönüyle bir resmi bayram ve dayanışma günü olarak kutlanmalı.
NEVRUZ BARIŞA VE KARDEŞLİĞE YARDIMCI OLACAK: Nevruz da bizim değil içinde bulunduğumuz bütün coğrafyamızın, her anlayışta insanlarımızın kutladığı bir gündür. Bir bahara geçiş günü bir değişimin, doğada bir yenilenmenin başlangıç günüdür bu yönüyle de bir bayram olarak kutlanması inanıyorum. Türkiye’de barışın istikrarın kardeşliğin dayanışmanın gerçekleşmesine yardımı olacaktır.
DERHAL DÜZENLEME YAPILMALI: Parlamento resmen tatile girmemiştir fiilen aç kapa yapılması düşünülmektedir. Açılmalıdır, işletilmelidir parlamento ve derhal bu konuda bir yasal düzenleme yapılmalıdır. Artık gereksiz korkularla kendi kendimizi engellemenin anlamı yoktur buna bir son vermek lazım. Türkiye’yi kaynaştırmak bütünleştirmek lazım.”
Teklifleri verdiler
Baykal’ın bu açıklamasının ardından, CHP, İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek’in imzası ile 21 Mart’ın Nevruz Bayramı, 1 Mayıs’ın da İşçi Bayramı olarak kutlanarak, resmi tatil ilan edilmesi için iki ayrı yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.
1 Mayıs için 4 teklif var
1 Mayıs İşçi Bayramı’nın resmi tatil olarak kutlanmasına ilişkin ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, CHP İzmir Milletvekili Bülent Baratalı, DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve AKP Çorum Milletvekili Agah Kafkas’ın yasa teklifleri bulunuyor. Ancak, söz konusu tekliflerin hiç birisi hükümetin destek vermemesi nedeniyle bugüne kadar görüşülemedi. Hükümet geçen yıl Nisan ayında Bakanlar Kurulu’ndan 1 Mayıs’ın ‘resmi tatil’ olması değil ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak kutlanması yönünde karar çıktı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 2 milyar TL’lik ekonomik kayıp nedeniyle resmi tatil yapmadıklarını söyledi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ise Ocak ayında yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ın tatil olmasıyla ilgili olumlu görüş taşıdığını söyledi.
Nevruz için iki teklif
Nevruz’un bayram olarak ilan edilmesine ilişkin de Meclis’te iki ayrı teklif bulunuyor. Bunlardan bir tanesi DTP’ye diğeri ise MHP’ye ait. DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik’in, Nevruz’un ‘Özgürlük ve Barış Bayramı’ olarak kutlanması ve resmi tatil ilan edilmesine ilişkin teklifi komisyonda görüşülmeyi bekliyor. Ancak MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya, her yıl 21 Mart’ta kutlanan Nevruz’un bayramı olarak kutlanmasına ilişkin teklifini komisyonlarda gerekli sürede görüşülmeyince Genel Kurul gündemine getirdi. Kaya’nın teklifi 18 Mart 2008 Salı günü hem iktidar hem de muhalefetin de destek vermesi ile doğrudan Genel Kurul gündemine alındı. Ancak teklif yine iktidarın destek vermemesi nedeniyle bugüne kadar görüşülüp yasalaşamadı. Kültür ve Turizim Bakanı Ertuğrul Günay “Hem 1 Mayıs’ın hem de nevruzun resmi bayram olarak kutlanmasına varım” diyerek destek verdi.
MHP’den açık çek
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Atilla Kaya’nın imzası ile verdikleri teklifin Genel Kurul gündeminde 62. sırada beklediğini anımsattı. Seçim öncesinde bunun bir “açılım” olarak öne sürüldüğünü belirten Vural, “Bazılarına da açıkçası ’günaydın’ demek istiyoruz” dedi. MHP olarak Nevruz ve 1 Mayıs’ın gerilim aracı olarak kullanılmasını istemediklerini vurgulayan Vural, “Bütün siyasi partiler uygun görürse, 1 Mayıs’ı da emek ve işçi bayramı olarak kutlayabiliriz” dedi. Vural, uzlaşma olması durumunda teklifin seçim öncesinde görüşülüp görüşülmeyeceğine ilişkin soruya da, “Eğer gerçekten bu konuda uzlaşma aranıyorsa, TBMM’nin bugün toplantısı var. Olağanüstü toplantıya çağırmamıza da gerek yok. Geliniz bunu çıkartalım. AKP, bu kanunun çıkartılmasını istiyorsa, hemen bir Danışma Kurulu kararıyla bugün görüşülmesini temin etmemiz mümkün. MHP olarak buna hazırız, çünkü teklif bizim teklifimiz” yanıtını verdi.
Olağanüstü toplantıya gerek yok
AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, CHP’nin verdiği teklifleri açılım olarak değerlendirme imkanı olmadığını belirterek, “Bunların, eski açılımlardan sonuç alınmadığı için getirildiğini düşünüyorum” dedi. Ergün, 1 Mayıs’ın ve Nevruz tatil olması için daha önce verilen teklifleri anımsatarak, “Bunlar zaman içinde komisyonlarda değerlendirilir” dedi. Ergün, grupların Meclisin tatile girmesi konusunda daha önce uzlaştıklarını, teklifler için olağanüstü toplantıya çağrılmasına gerek olmadığını ifade etti. AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş ise, “CHP herhalde seçim yaklaştığı için böyle söyledi diye düşünüyorum. Bize gelirse değerlendiririz. Genel Kurul’un olağan üstü toplantısı şu anda söz konusu değil. Henüz parti yetkili kurullarında böyle birşey konuşulmadı” dedi.
İktidar ve muhalefet uzlaşsa bile hem Nevruz hem de 1 Mayıs ile ilgili tekliflerin hızla yasalaşması da şu an için mümkün görünmüyor. Meclis, bugünden itibaren yerel seçimler nedeniyle çalışmalarına resmi olarak 15 gün ara verecek. Ancak partiler İçtüzük’ten doğan bazı haklardan da yararlanarak Meclis’in 29 Mart seçimlerinden sonra 31 Mart Salı günü toplanması konusunda uzlaştı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=924491&CategoryID=78#
Türk’ün ‘Yenigün’ü: Ergenekon’dan Çıkış
Başlangıçta konar-göçer (atlı-nomadik) bir medeniyete sahip olan ve bu nedenle de sosyolojik anlamda yaylak-kışlak hayatını uzun asırlar boyu devam ettiren Türk Milleti; tarih boyunca hep tabiatla içli dışlı olmuş ve onun bu medeniyet özelliği, kullandığı takvimlere de yansımıştır. Tarih içinde Türkler çeşitli takvimler kullanarak, zamanı ve hayatlarını düzenlemişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin meşhur Sultanı Melikşah dönemine kadar Türkler, 12 Hayvanlı Türk Takvimi olarak ifade edilen bir takvim kullanmışlardır. 12 Hayvanlı Türk Takvimi ‘Güneş’i esas alan bir takvim idi. Bu nedenle çok az bir farkla Miladî Takvimin hesaplamalarına uygun zaman hesabı vardı. Bu takvimde her ay ve yıl bir hayvan adı ile anılırdı. Bugün 300 milyonluk nüfusu ile Balkanlardan Çin Denizi’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşamakta olan Türk Dünyasında halk takvimi olarak devam eden 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Başta Çin, İran ve Afganistan olmak üzere Türklerin komşuları olan ülkelere ve milletlere de geçmiştir. Türkler İslamiyet’e girdikten sonra İslam Dünyasında yaygın olan ve ‘Ay’ı esas alan ‘Hicrî Takvim’i kullanmaya başladılar. Fakat özellikle malî konularda ve devletin diğer işlerinin düzenlenmesi konusunda takvim arayışları devam etmiş ve Türkler, Sultan Melikşah’la (1072-1092) birlikte yeni bir takvim daha kullanmaya başlamışlardır: ‘Celalî Takvimi’. Sultan Melikşah’ın ‘Celâlü’d-devle Ebu’l-Feth Melikşah’ lakabından dolayı bu ismi alan Celalî Takvimi, aynı zamanda ‘Melikî’ veya ‘Takvim-i Melik Şahî’ olarak da anılmıştır. Hem 12 Hayvanlı Türk Takvimi hem de Celalî Takvimi’ne göre yılbaşı ‘21 Mart’ günüdür. Celalî Takvimi başlangıçta yılbaşı olarak 15 Mart tarihini esas almış, daha sonra bu tarih 21 Mart olarak düzeltilmiştir. Bundan dolayı bu tarihe Türkçe ‘Yengi Gün’ (Yeni Gün) veya Farsça ‘Nevruz’ denmiştir. Bugün, Türk toplulukları arasında çeşitli isimlerle anılmaktadır: “Nevruz, Noruz, Navrız, Sultan Nevruz, Ergenekon, Bozkurt, Çağan, Yeni Gün, Ulusun Ulu Günü.” Türklerin yeni yılın başlangıcı, ‘yılbaşı’ olarak 21 Mart tarihini seçmesi ve bu günü en önemli millî bayram olarak kutlaması tesadüfî değildir. Çünkü bu durum Türk Milletinin konar-göçer medeniyetinin bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Türk’ün gündelik ve kültürel hayatında tabiat olaylarının bitiş ve başlangıcı daima önem taşımıştır. Bu anlamda ‘Nevruz’ veya ‘Navrız’ Türk kültür yapısında yalnızca bir takvim başlangıcı veya yılbaşı değildir. Nevruzun Türk kültüründe kazandığı muhtevanın yapısında bir bayram, bir umudun başlangıcı, bir dinî ve manevî muhteva; bir adetler ve gelenekler zinciri ile yaratılanın en güzeli insan ve çiçeklerin en güzeline ad oluş vardır. Nevruz, 21 Mart günü baharın başlangıcıdır. Cemreler düşmüş; ‘ilk kara kış’ (erbain soğukları) ve ‘son kara kış’ (Hamsin) olarak adlandırılan 90 günlük ‘kara kış’ bitmiştir. Havalar ısınmaya başladığı için tabiat canlanır. Bu günlerde ortaya çıkan çiçek ‘kardelen’, diğer adı ile ‘nevruz’ çiçeğidir. Yine bugün doğan çocuklara hem gerçek ad olarak hem de göbek adı olarak ‘Nevruz’ konur. Bu bayramda, ateşten atlanarak oynanan ‘sin-sin’ oyunu başta olmak üzere, yüzlerce gelenek, halen bütün Türk dünyasında yaşatılmaktadır. Türk dünyasında Nevruz ile ilgili bir diğer tören de Hızır-ı Nebi (veya Hızır-İlyas, Hıdırellez) inancıdır. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın buluştuğu gün, günümüzde de Anadolu’da ve Anadolu dışındaki coğrafyalarda büyük bir katılımla kutlanmaktadır. Türk millî kültüründe Nevruz, aynı zamanda bir ‘yeniden doğuş’tur; ‘Ergenekon’dan Çıkış’tır. Ebulgazi Bahadır Han’ın ‘Türklerin Şeceresi’ isimli önemli eserinde ayrıntılı bir şekilde anlattığı Ergenekon Destanı, bu yeniden doğuşun destanıdır. Ergenekon’dan çıkışın tarihi de 21 Mart gününe denk gelmektedir. Bu nedenle Türkler, 21 Mart tarihinde hem yeni yılın gelişini, hem de yeniden doğuşu kutlamaktadırlar. Ana hatları ile Ergenekon Destanı şu şekildedir: Türk illerinde Gök-Türk oku ötmeyen, Gök-Türk kolu yetmeyen bir yer yoktur. Bütün kavimler birleşerek Gök-Türklerden öç almak için yürürler. Gök-Türk Kağanı İl-Kağan’ın çocukları çoktu. Savaşta hepsi öldüler. İl-Kağan’ın o yıl evlendirdiği küçük oğlu Kıyan (Kayan) ile yeğeni Negüş (Tukuz) kurtuldular. Bu ikisi eşleri ile birlikte sığındıkları yere Ergenekon adını verdiler. Zamanla çoğalarak bu sığındıkları yere sığmaz oldular. Atalarının eski yurtlarını geri almak için çeşitli yollar aramaya başladılar. Fakat, dört tarafı dağlarla çevrilmiş olan Ergenekon’dan bir çıkış yolu bulmak zordu. Nihayet, demir madeni ile kaplı olan dağların zayıf bir noktasını tespit ederler. Buraya büyük ateşler yakarlar ve büyük körükler kurarlar. Demir dağları eritirler. Börteçine isimli bir Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar. Yeni bir başlangıç, yeniden bir doğuş demek olan bu tarihî gün 21 Mart’a tekabül etmektedir. Türklüğün yeniden doğuşunun, bağımsızlık ülküsünün sembolü olan Ergenekon’dan çıkış; ateşin yakılması, demirin eritilmesi ve Bozkurt’un yol göstermesi motifleriyle günümüzdeki Nevruz kutlamalarının da temelini oluşturmuştur. Nevruz ateşi Türkün bağımsızlık ateşini, örste demir dövülmesi Türkün çelikleşmiş iradesini ve nihayet Bozkurt da Türkün uyanıklığını, çevikliğini ve atikliğini temsil etmektedir. KAYNAKÇA ÇAY, Abdulhaluk, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Ankara, 1993. GENÇ, Reşat, “Türk Tarihinde ve Kültüründe Nevruz”, Nevruz, Yayına Hazırlayan: S. K. Tural, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1995, s. 15-23. GÜLER, Ali ve Diğerleri, Türklük Bilgisi, 2. Baskı, Türk Metal Sendikası Türk-Ar Yayınları, Ankara, 2001. GÜZEL, Abdurrahman, “Türk Kültüründe Nevruz ve Milli Birlik-Beraberlik”, Nevruz ve Renkler, Yayına Hazırlayanlar: S. K. Tural, E. Kılıç, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1996, s. 167-181. KAFALI, Mustafa, “Türk Kültüründe Nevruz ve Takvim”, Nevruz, Yayına Hazırlayan: S. K. Tural, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1995, s. 25-29.
http://www.diyemediklerim.com/turkun-yenigunu-ergenekondan-cikis-t48228/index.html?s=27f81c8227e44cd678da47ab6497d1d7&
11 Şubat 2009
Basım Makinesini Kim İcat Etti?
Matbaayı Kim İcat Etti?
Tarih kaynakları, M. Ö. 5. yüzyılda Yunanistan’da,daha sonra Roma ve Doğu uygarlıklarında kitapçılığın bilindiğini belirtmektedirler. Bu kitaplar,bir kişi metni okurken çok sayıda kölenin elle yazarak ayrı ayrı nüshalar hazırlaması şeklinde çoğaltılıyordu. Yazma kitapların en eski tarihlisi ve eski Mısır mezarlarında bulunan, cenaze törenlerine ilişkin yazıların yazıldığı papirüs M. Ö. 4. yüzyıla kadar kullanılmış, daha sonraları bunun yerini parşömen almıştır. Manastırlarda yaygın ölçüde kullanılan parşömen çok pahalıydı. Parşömen üzerine yazılmış kitaplar daha da pahalıya satılıyor, bunlardan ancak rahipler ve varlıklı kişiler yararlanıyorlardı.
10. yüzyılda, Çinliler tahtaya oyulmuş resim ve yazıları ipeğe basarak çoğaltma tekniğini uyguladılar. Sonraları kalıp olarak pişirilmiş kil tabakaları kullanıldı.Dünya tarihinde ilk gazete, 12. yüzyılda Pekin’de ipek üzerine basılan bir gazeteydi. Buna karşılık, Avrupalılar daha geri kalmış durumdaydılar. Elle yazarak çoğaltma tekniği 15. yüzyıla kadar devam etti. Okuma yazma bilenlerin artması, yeni buluşlar, feodal baskıların yer yer gevşeyip çözülmesi ve insanların dünyaya bakışlarında,dünya görüşlerinde daha geniş ufuklar açılması, kitap okuyanların, okumak isteyenlerin de çoğalmasına sebep oldu.
Almanya’nın Mainz şehrinde dökümcülük yapan Gutenberg, 1438 yılında iki Almanla bir basın işleri ortaklığı kurduğunda yukarda belirtilen gerçeğin farkındaydı. En büyük emeli basım işini daha kolay ve daha ucuz yapacak bir tasarıyı gerçekleştirmekti. Aklını bu doğrultuda çalıştırırken, Çinlilerin çok eskiden beri tek tek harflerle yazı dizdiklerini bilmiyordu. Çalışmalarını gitgide yoğunlaştırarak, ortaklık ettiği iki Almanla bir baskı makinesi yapmayı başardı. Önce yazı dizimi için demirden harfler dökmüştü. Demir harfler parşömeni ezip deldiler. Bunun üzerine kurşun dökümlü harfler hazırladı. Aslında tahtadan bir pres olan baskı makinesinde ilk baskıyı yaptı. 1444 yılında bir basımevi kurdu. 1446da Latince dilbilgisi konulu ilk kitabı bastı, yayınladı. İlk baskı makinesi saatte ancak 60 tabaka kağıda baskı yapabiliyordu. Latince dilbilgisi kitabının ardından, bir takvim, bir de şiir kitabı bastı. Ancak Gutenberg’in cadı başlangıçta hakkı olan ilgiyle karşılanmadı. Altı yıl süren bir çalışma sonucu 1282 sayfalık İncil’in satışı,borçlarını karşılamağa bile yetmemişti.Bu borçlar dolayısıyla,baskı makinesi ve harf kalıplarına haciz kondu. Gutenberg yılmamıştı. Birkaç yıllık bir çalışmadan sonra daha küçük bir makine yaptı ama, gene başarı sağlayamadı. İcadı tam anlamıyla değerlendirilmediği için bütün ömrünü sıkıntıyla geçirdi.
Gutenberg’in hayatının son yıllarında, Hollanda, Almanya ve Fransa’da yeni baskı makineleri yapıldı. Tez zamanda matbaacılık Avrupa’ya yayıldı. Tahta baskı makinesi 18. yüzyıla kadar kullanıldı ve bu yüzyıl içinde, bir Fransız demirden baskı makinesi yapımını gerçekleştirdi. Makinenin baskı hızı da artmıştı. Artık saatte 200 tabaka kağıt basıyordu.
Kazanç sağlayamasa bile Gutenberg’in büyük amacı gerçekleşmiş, insanlık için çok değerli buluşu yaygın ölçüde kullanılmaya başlamıştı.
http://www.nedirvekimdir.com/tarih/matbaayi-kim-icat-etti.html
9 Şubat 2009
“MALLTEPE” KİMİN BULUŞU?
Dil Bilinci Yoksulluğunun, Aymazlığın Böylesine Ne Denir?
“MALLTEPE” KİMİN BULUŞU?
Bıkıp yorulmadan yazıyoruz; sesleniyoruz; uyarıyoruz!
Anamalcı anlayış için dilin, dil bilincinin hiç mi hiç önemi yok!
Birbiri ardına dikilen süslü, görkemli yapılar çoğalıyor; süslü, görkemli yapı çokluğu bu yapıları diken anamalcı anlayışın varsıllığının değil, bilinç yoksulluğunun simgesidir!
Yalnız Ankara’da değil ülkenin dört bir köşesinde adı yabancı işyerlerinin açılışını yapan, bu adları onaylayan, bu adlandırma biçimini doğru bulan herkesi, her kurumu kınıyoruz!
Önce “Ankamall” çıktı karşımıza; başkentin adı Ankara’yı bozarak bir yabancı sözcükle bileştiren anlayışa tepki gösterdik, bu alışveriş merkezinin açılışını yapan “devlet büyükleri”nin tepkisizliğini anlamakta zorlandık.
Şimdi de MALLTEPE PARK ALIŞVERİŞ MERKEZİ…
Maltepe’yi MALLTEPE yazanları kınıyoruz!
Maltepe Camisinin hemen ardına, Ankara’nın en işlek yerleşim alanı olan Maltepe’nin adını, MALLTEPE yazmak ne büyük bir buluş; bu buluşun sahibi kim? Bu ne cesaret?
MALLTEPE’yi nasıl okuyacağız? “Moltepe” diye mi?
Maltepe’nin MALLTEPE olarak yazılması, salt dil bilinci yoksulluğu da değil, ortak dilimiz Türkçeye bilerek ya da bilmeden yapılan saldırıdır!
Dikkat edilirse Türkçeye saldırının boyutları işyeri ve ürün adlarıyla sinsice yoğunlaştırılmaktadır! Ankara’nın değişik yerlerine “Mall”ları kakalama çabası, hangi sağlıklı aklın ürünüdür; açıklama bekliyoruz? Dahası bu saçma adlandırmayı yapanların başkentlilerden özür dilemesini istiyoruz!
Yurttaşlık bilincimiz, dilimize yönelik bu tür saldırıları yoğunlaştıranlara karşı başka bir dil kullanmamızı engelliyor; çünkü biz ortak dilin, yurttaşları birbirine yaklaştıracak olan en önemli araç olduğuna inanıyoruz. Bu duygularla öfkemizi akılcı tepkiye dönüştürerek seslenme deme gereksinimi duyuyoruz!
Yeter artık; dil bilincimizi köreltme çabalarınızda çizgiyi çoktan aştınız! Yeter artık!
DİL DERNEĞİ YÖNETİM KURULU
26 Ocak 2009
Türkçe F Klavyenin Ölümü
Türkçe F Klavyenin Ölümü
Türkiye, daktilo tuşları sıralamasında ölçünlü (standart) olarak kabul ettiği F klavyeyi 1955 (20 Ekim 1955) yılında seçmişti. Türkiye’deki tüm daktilo makinelerinin ulusal klavyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler yasasına eklenmesi ve 1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü (TSE) tarafından zorunlu standart olarak kabul edilmesiyle kesinleşmiştir. TSE’nin 1978-79′daki düzenlemeleri bilgisayarları da içine alacak niteliktedir. Klavyedeki tuş sayısı ne olursa olsun, şekildeki Türk abecesi harflerinin ve rakamlarının yerleri değiştirilemez. Diğer tuşların yerleri ve üzerindeki bilgiler önceden belirtilmek ve şekildeki yerleştirime uygun olmak kaydıyla düzenlenebilir.
Yirmi beş yıllık bir mücadelenin sonunda kendisine inananların da yardımı ile o günlerde “klavye devrimi” olarak anılan bu ölçünü gerçekleştiren İhsan Sıtkı Yener, yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon çalışmasıyla Türkçede kullanılmakta olan 29.934 sözcük içinde hangi harften kaçar adet bulunduğunu saptadıktan sonra, parmakların güçleri ve hareket özelliklerini de esas alarak harfleri parmaklara yerleştirmiştir.
Ellerin kullanım yüzdesi de hesaba katılarak yapılan klavyede sol el yaklaşık %49, sağ elde %51 oranında kullanılacak biçimde harfler yerleştirilmiştir. Türkçenin sesçil (fonetik) özelliğine uygunluk açısından sesli harfler sol elde toplanmıştır. 1956′dan itibaren uluslararası daktilografi yarışmalarında Türkiye 28 defa dünya birincisi olmuş ve 14′ünde de dünya rekorunu kırmıştır.
Bu aslında daktilo (yazı makinesi) kültürünün yerelleştiğinin açık bir kanıtıydı. Çünkü daha önceleri piyasada bulunan yazı makinelerinin çoğunluğu Fransız piyasası için üretilen A-klavye tuş düzenine (AZERTY) sahipti. Ama bu düzen Türkçede kullanılan sesli ve sessiz harflerin sıklığıyla uyumsuz olduğundan, Türkçe yazarken zorluk çıkarıyordu. O günlerde oluşturulan bir kurul, Türkçe’ye çok daha uyumlu olan F klavye düzenini benimsedi ve yıllardır da herkes buna alışmıştı. Peki, ne oldu da, yine bir başka Batı dili olan İngilizce’yi temel alan Q klavye benimsenmeye başlandı?
Kültürümüz bir Batılı öğe ile karşılaştığında, olduğu düşünülen tutucu yapısını kolaylıkla terk edebiliyor. Örneğin, kimse sokaklara dökülüp klavyemi isterim diye gösteri yapmıyor. Ama radyomu isterim diye arabalarına siyah kurdeleleri hemen takabiliyorlar.
Q klavyede Türkçe harflere bulunan çözüm ise içler acısı. Bu da bizi ikinci kültürel özelliğimizle baş başa bırakıyor. Bulunan çözümler hem derme çatma, hem de uzun vadeli hiçbir düşünce kırıntısı içermiyor. Örneğin Q klavyede Türkçe harfler için bulunan çözüm, klavyenin sol tarafındaki bir dizi noktalama işaretinin yerini oynatmaktan ibaret. Yani “ğ”, “ş”, “ç” gibi harfler gidiyor, bir noktalama işaretinin yerine yerleşiveriyorlar. Kesin olan, bu yerleşimlerde herhangi bir ergonomik (işbilimsel) kaygının olmadığı, çünkü harfler kullanım sıklığına göre değil, erken gelen oraya oturur mantığıyla yerleştirilmiş.
Hele bizim “i”nin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir, İngilizce’de büyük I diye bir harf olmadığından bu harfin küçüğü “i”, büyüğü ise “I” olur. Oysa bizim uyarlamamızda, Amerikan klavyesindeki “i” harfi, bizde “ı” ve “I” oluveriyor, “i” ve “İ” ise ilişkisiz bir noktalama tuşunun üstüne konduruluveriyor.
Gazetelerdeki daktilo ve bilgisayar kursları incelendiğinde, bu kursların bilgisayar kullanılarak verildiği ve Q klavye ile on parmak öğretildiği görülüyor. Türkiye’de satılan bilgisayarların ezici çoğunluğu Amerikan Q klavyesi (yani sol üstteki tuşların sırası QWERTY olan tuş düzeni) ile birlikte satılıyor. Buna eklenen Türkçe harflerle bilgisayarlar Q Türkçe klavye adıyla sunuluyor. Bizim kırk üç yıldır kullandığımız F klavyenin ise (FGĞIOD olan tuş düzeni) artık esamisi bile okunmuyor. F klavye ile satılan tek bilgisayar, pazar payı %2′yi bile geçmeyen Macintosh, Windows’ta ise F klavye ancak özel istekle alınabiliyor.
Microsoft Türkiye’den verilen bilgiye göre, 1993′den bu yana tüm sürümlerinde Türkçe F klavye desteği bulunmakta olup bu konuda çarpıcı bazı gözlemleri de var. Yazı makinesi kullanıcı kökeninden gelen, kırk beş yaşını aşmış kullanıcılar ve kamu kuruluşları, yeni bilgisayar alır ya da kullanırken F klavyeyi seçiyorlar. Gençlik kesimi ve özel kesim ise, seçimini Q klavye yönünde yapıyor. Bir önemli not da, bildiğimiz ölçüde, Türk Standartlar Enstitüsü’nün de, ölçünlü olarak F klavyeyi kabul etmesi.
“Neden F klavye olmalı!” diyenlerin gerekçelerini, izleyen satırlar güzel Özetliyor:
“Türkçe için en uygun klavye biçimi. En çok kullanılan a,e,i,u gibi ünlü harflere hemen ulaşılır. Bunun dışında genel olarak klavyenin sol tarafında ünlü harfler, sağ tarafında ünsüz harfler bulunur. Böylece yazımda olağanüstü bir hız ve rahatlık sağlanır.
Türkçede genel olarak sesli ve sessiz harfler / tümce içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır. Bu işbölümü sayesinde yorulmak nedir bilmeden saatlerce tıkır tıkır yazılabilir.
Q klavye İngilizce için tasarlandığından bu kolaylıkların hiçbirine sahip değildir. Bu yüzden el, Türkçe harflerde hem F klavye hızına yetişemez hem de herhangi bir ele fazla yüklenme olduğu için çabuk yorulur”
Serçe ve yüzük parmakları elimizin en işlevsiz parmakları olmasına karşın, Türkçe’de en fazla kullanılan harflerden biri olan “a” Q klavyede sol serçe parmağına denk gelir. Yine Q klavye için; Türkçe’de en az kullanılan harflerden biri olan “j” elin en etkin parmağı olan sağ işaret parmağına denk gelmektedir. Bunun gibi birçok elverişsizlik sayılabilir. Türkçe’de birçok sözcük Q klavye için en edilgen parmaklara dağılır. Bu yüzden Q klavyede on parmak Türkçe harf girmek deveye hendek atlatmaya benzer.
Q klavye kullanılmasını savunanlar ise bunu şöyle açıklıyorlar:
Uluslararası yaygın kullanıma sahip, dünya çapında ölçünleşmiş, ortak klavye biçimi. Yazı makinesi ve bilgisayarın dışındaki diğer yem uygulama (teknoloji) ürünleri ile de uyumlu. Gideceğiniz ülkeye göre yabancılık çekmeden kolayca kullanabileceğiniz, yeni teknoloji kullanımının olmazsa olmazı. Her yenilik çıktığında, hemen kullanabilmenizi sağlayan, farklı bir dil desteğini içeren sürümünün çıkmasını beklemenize gerek bırakmayan, yazım ön koşulu. Bir de doğal olarak halkımızın yeniliğe açık olmasının ve yeni uygulamaları hemen kullanma isteğinin doğal sonucu. Bu konuda, Orhan Tekelioğlu’nun yorumu bir harika: “Kültürümüz bir Batılı öğe ile karşılaştığında, olduğu düşünülen tutucu yapısını kolaylıkla terk edebiliyor” diyor.
Bir de 3. grup var bu konuda. Klavye, düşünceleri bilgisayara aktarmakta bir araçtır. “Önemli olan en kolay hangisi kullanılabiliyorsa, kullanıcı kendine göre birisini seçsin” diyen, her zamanki farklı yorumlarıyla dikkati çeken Hıncal Uluç, Sabah’ın köşe yazılarında bu konuya sıkça değinmektedir. Konu üzerinde yorumlarına sıkça rastladığımız, gazeteci Yurtsan Atakan da, farklı bir bakış açısı sunuyor bize: “Sorun, tüm Internet ve bilişim sektöründe Türkçe kullanım sorunudur. F ve Q klavye bu sorunun bir parçası sadece, Türkçe harflerin uluslararası ölçütlere zamanında girmemesi nedeniyle internette özellikle e-postada şu anda büyük sorunlar yaşanıyor. Harf bozulmalarına karşı, Türkçe harfler yerine aksan karşılıklarını kullanıyorlar. Bu da dil için bir tehdit. Önümüzdeki yıllarda klavye önemini yitirecek. Özellikle Microsoft’un yeni işletim dizgesi, el yazısı harflerini tanıman sesle komuta etmesine rağmen Türkçe’yi desteklemiyor.“
Bu olayın en alaylı tarafı, Türkçe’nin bugünkü halini tartışanların İngilizce’nin Türkçe sözcükleri etkilemesinden, giderek bazı sözcüklere el koymasından dertlenenlerin, klavyedeki bu garabeti “klavye miyobu” oldukları için olsa gerek, hiç fark etmemeleridir. (Hürriyet Gazete Pazar, 4.4.1999, Orhan Tekelioğlu)
Bilgisayar Türkçesi İstemiyoruz F Klavyemi Geri Ver
Önce F klavyemize göz diktiler. Birkaç cent daha fazla kâr etmek için, İngilizce Q klavye üzerinde ufak tefek değişiklikler yaparak uyduruk bir klavye dizilişi yarattılar. Adına Türkçe Q klavye dediler ve tüketicinin bilgisizliğinden yararlanarak pazarladılar. Sonuçta uyduruk Türkçe Q klavye her yanı sardı, gerçek Türkçe F klavyenin yerine neredeyse standart oldu. Sonra İnternet’te yazışırken yepyeni bir sorunla karşılaştık. E-posta mesajlarında Türkçeye özel karakterlerin yerinde garip işaretler görmeye başladık. Bazı kullanıcılar bu sorundan kaçmak için Türkçe karakterlerin yerine aksak karşılıklarını, örneğin “ı” yerine “i”, “ğ” yerine “g”, “ş” yerine “s” kullanarak yazışmaya başladılar. Şimdi yepyeni teknolojiler var kapımızda.
Klavyeler yavaş yavaş çıkmaya başlayacak sıradan insanların hayatından. El yazısını tanıyan, söylenenleri anlayan bilgisayarlar çıkacak. İlk örnekleri görülmeye başladı bile. Tablet bilgisayarlar ve kimi avuç içi bilgisayarlar ekranlarına yazılan el yazısını tanıyorlar artık.
Tüketicini bilinçsizliği ve devletin duyarsızlığıyla Türkçe büyük bir tehdit altında. Zamanında üç kuruş araştırma, geliştirme yatırımı yapmamak için uyduruk Q klavyeyi piyasaya itekleyen bilişim ithalatçıları şimdi de Türkçe el yazısını tanımayan bilgisayarları ithal edip satıyorlar. Bu vurdumduymazlık bilinçsiz tüketicinin Q klavyeye alışıp gerçek Türkçe F klavyeyi kenara attığı gibi, Türkçe karakterler yerine aksak karşılıklarını kullanmaya alışıp Türkçe abeceyi mezara gömmesine yol açacak.
Milli Eğitim bakanı Hüseyin Çelik, 2002 yılında yayımladığı “F klavye genelgesinin göstermelik bir genelge olduğu kuşkusunu doğuran bir uygulamaya imza attı. Hatırlanacağı gibi bir yıl kadar önce Emre Kongar, Emre Aköz ve Doğan Hızlan ile birlikte, daha birçok yazarın da desteği ile uyduruk Türkçe “Q” klavyeye karşı bir kampanya başlatılmıştı. Hıncal Uluç dışında medyanın her kesiminden büyük destek gören Türkçe F klavyeye Milli Eğitim Bakam Hüseyin Çelik de sahip çıkmış ve Milli Eğitim Bakanlığı bir genelge yayımlayarak Türkçe F klavyenin Bakanlıkça standart kabul edildiğini, okullarda ve eğitimde yalnızca Türkçe F klavye kullanılacağım açıklamıştı. Genelgenin üzerinden henüz bir yıl dahi geçmemesine karşın, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Intel ile birlikte yürüttüğü dev bir eğitim projesinde Türk standart’ı F klavyenin değil, uyduruk Q klavyenin kullanıldığı anlaşıldı.
Türkiye’de elli bin öğretmenin bilgisayar eğitimi almasını ve bu sayede bilgisayarlardan eğitim aracı olarak en iyi şekilde yararlanabilmesini amaçlayan bu önemli projede, Bakanlığın kullanılacak donanıma gerekli önemi vermediği hayretle karşılanmıştır. Sonradan bundan haberdar olan Bakan Hüseyin Çelik, klavyelerin yazılım güncellemesiyle değiştirilebileceğini söyledi ama klavyelerin yapısal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceği konusunda bilgi vermedi.
Kaynak:
“Çırpınış”, Dr. Nidai Sulhi Atmaca, Toroslu Kitaplığı yayınları, Kasım 2004, İstanbul, syf. 365-369
Yardımcı Kaynak:
Dinç, İsmail., “F Klavye ve Eğitimi Üzerine”, http://www.t-infection.com/f-klavye-ve-egitimi-uzerine-bir-roportaj/ , 22 Temmuz 2007
Arama önerileri: F klavye, Türkçe, internet Türkçesi, dilbilim, standartlar, Türk dili,
Kaynak gösterecekler için referans: “Türkçe F Klavyenin Ölümü“, Dr. Nidai Sulhi Atmaca, http://www.KlavyeMonitor.com/Turkce_F_Klavyenin_Durumu.html
http://www.klavyemonitor.com/Turkce_F_Klavyenin_Durumu.html