Türkçeci Günlüğü

28 Aralık 2008

Elif

Kategori: Şiir — turkceci @ 3:04 pm
Tags: , , , , ,


İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac(a)oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Karacaoğlan

http://okulweb.meb.gov.tr/16/15/281416/elif.htm

Semai

Vikipedi, özgür ansiklopedi

  • Semai , Halk şiirinde bir tür adı

Semai Usulü , Türk müziğinde bir usul adıHalk şiirinde hecenin sekizli ölçüsü ile koşma biçiminde düzenlenen ve özel bir ezgi ile söylenen şiirlerdir.

Genellikle en az üç, en fazla beş dörtlükten oluşurlar. Çoğunlukla doğa, güzellik, ayrılık, kavuşma gibi duygusal ve lirik temaları işlerler. Semainin hece ölçüsünün yanında aruz ölçüsü kullanılarak yazılanları da vardır.

Örnek

ELİF

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac’oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Karacaoğlan

SEMAİ

Gönül gurbet ele çıkma,
Ya gelinir ya gelinmez,
Her dilbere meyil verme,
Ya sevilir ya sevilmez.

Yüğrüktür bizim atımız,
Yardan atlattı zatımız,
Gurbet elde kıymatımız,
Ya bilinir ya bilinmez.

Bahçemizde nar ağacı,
Kimi tatlı kimi acı,

Gönüldeki derd ilacı,

Ya bulunur ya bulunmaz.

Erzurumlu Emrah

elifin turkusu

  1. $oyledir*:incecikten bir kar yağar
    tozar elif elif diye
    deli gönül abdal olmuş
    gezer elif elif diye

    elifin uğru nakışlı
    yavru balaban bakışlı
    yayla çiçeği kokuşlu
    kokar elif elif diye

    elif kaşlarını çatar
    gamzesi sineme batar
    ak elleri kalem tutar
    yazar elif elif diye
    karacaoğlan emelerim
    gönül sevmez değmelerin
    iliklenmiş düğmelerin
    çözer elif elif diye

(y3k, 21.12.2001 21:47)
e(256,861220,’y3k’);

#861220

!?

  1. modern folk üçlüsü söylerdi bunu.

(armonipolisi, 26.12.2001 09:16)
e(256,868043,’armonipolisi’);

#868043

!?

  1. incecik’ten bir kar yağar / tozar elif elif diye / deli gönül abdal olmuş / gezer elif elif diye” dörtlüğü farklı bir mana içeriyormuş. incecik, ince ince anlamında değil, kahramanmaraş’ın elbistan ilçesine bağlı bir köyün adı imiş. karacaoğlan bizi şaşırtmaya devam ediyor bu köyde elif ismi çok bulunurmuş.

(minerva, 12.08.2002 21:32)
e(256,1512970,’minerva’);

#1512970

!?

  1. karacaoglan‘in ilk dizesi ile anilan bir guzellemesidir. sozlukte, sadettin kaynak tarafindan bestelenmis olan sarki formatindaki halinin guftesi elif basliginda yer almaktadir.incecikten bir kar yagar
    tozar elif elif diye
    deli gonul abdal olmus
    gezer elif elif diye

    elif’in ugru nakisli
    yavru balaban bakisli
    yayla cicegi kokuslu
    kokar elif elif diye

    elif kaslarini catar
    gamzesi bagrima (sineme) batar
    ak elleri kalem tutar
    yazar elif elif diye

    evlerinin onu cardak
    elif’in elinde bardak
    sanki yesil basli ordek
    yuzer elif elif diye

    karac(a)oglan egmelerin
    gonul sevmez degmelerin
    iliklenmis dugmelerin
    cozer elif elif diye

(mortimes, 30.11.2002 17:40 ~ 02.07.2005 10:05)
e(256,1907169,’mortimes’);

#1907169

!?

  1. (bkz: ince ince bir kar yagar)

(mortimes, 30.11.2002 17:40)
e(256,1907173,’mortimes’);

#1907173

!?

  1. elifin kagnısında söylediği türkü*

(roxane, 06.02.2003 10:36)
e(256,2310422,’roxane’);

#2310422

!?

  1. (bkz: mordor turkuleri)

(kokomichu, 06.02.2003 11:07)
e(256,2310570,’kokomichu’);

#2310570

!?

  1. (bkz: elif türküsü)

(janissarie, 02.03.2005 10:15)
e(256,7008172,’janissarie’);

#7008172

!?

  1. 1974 yilinda cikan 40 yil sonra isimli modern folk üclüsü albümünde yer alan bir parca

(kayalarinoglu, 25.06.2005 14:12)
e(256,7758137,’kayalarinoglu’);

#7758137

!? sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=elifin%20turkusu

GÖZLERİN BİR İÇİM SU

Kategori: Şiir — turkceci @ 2:51 pm
Tags: , , , ,


Sûznâk (Sûzinâk) (Aksak)
Besteci ve söz yazarı: Ferit Sıdal
Gözlerin bir içim su içim yandı doğrusu
Öpeyim gözlerinden kalmaz gönül korkusu
Aman güzelim canım güzelim ben sana yanmışım (n)
Güzel sözlerine yeşil gözlerine hep aldanmışım (n)

Saçların ipek midir ipek mi çiçek midir
Yoksa omuzlarına düşen kelebek midir
Aman güzelim canım güzelim ben sana yanmışım (n)
Güzel sözlerine yeşil gözlerine hep aldanmışım (n)

MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI

Kategori: Şiir — turkceci @ 2:43 pm
Tags: , , , ,

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin açışıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla
Her bir heceden heceden.
Mustafa Kemal’in kağnısı derdi kağnısına,
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı
Mahzundu bütün bütün Sarıkız yanı sıra.
Gecenin ulu ağırlığına karşı
Hafiftiler, inceden inceden.
iriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri.
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi daim.
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alın yeşilini kapmıştı, geçirmişti
Niceden nicelden.
Durdu birdenbire, Kocabaş, ova bayır durdu.
Nazar mı değdi göklerden ne,
Dah etti, yok.
Dahha dedi gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacur gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal’in kağnısı
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Sür beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer, götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin.
Koma yollarda beni, kutun köpeğin olayım.
Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı bacım,
Kocabaş’ın yerine koştu kendini Elifçik
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

http://www.meb.gov.tr/belirligunler/30agustos/siirler/elifin_kagnisi.htm

YTL’li faturalarınızı atmayın

Kategori: Fatura — turkceci @ 2:39 pm

TL’nin geri gelmesiyle birlikte var olan faturalar üzerindeki ‘Y’nin üstü çizilerek kullanılabilecek.

Yeni Türk Lirası’ndan (YTL), 1 Ocak’tan itibaren “Yeni” ibaresinin atılacak olması nedeniyle mükellefler, kullanmakta oldukları bazı matbu fatura veya fatura yerine geçen vesikalarda tutarın yazı ile belirtildiği bölümde yer alan YTL ve YKR ibarelerindeki “Y”nin üstünü çizmek suretiyle eski belgelerini kullanmaya devam edebilecekler.

Maliye Bakanlığı’nın, Türk Lirası Ve Kuruş Kullanımında Özel Kesim Muhasebe Sistemine İlişkin Olarak İşletmeler Tarafından Uyulacak Esaslar Hakkında Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre, 31 Aralık 2008 tarihi sonuna kadar yapılacak dönem sonu işlemleri dahil muhasebe kayıtları Yeni Türk Lirası ve Yeni Kuruş üzerinden olacak.

1 Ocak 2009 tarihinden itibaren yapılacak muhasebe kayıtları ise Türk Lirası ve Kuruş üzerinden olacak.Maliye Bakanlığı’nca özel hesap dönemi tayin edilen mükellefler de 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren normal vergilendirme dönemine sahip diğer mükellefler gibi muhasebe kayıtlarını Türk Lirası ve Kuruş üzerinden yapacaklar. Buna karşın, Yeni Türk Lirası ve Yeni Kuruş üzerinden yapılmış olunan muhasebe kayıtları neticesinde elde edilen 31 Aralık 2008 tarihli geçici mizanda yer alan hesaplardaki para birimleri 1 Ocak 2009 tarihi itibari ile Türk Lirası ve Kuruş olarak düzeltilecek.

Bilanço esası dışında serbest meslek kazancı ve işletme hesabı esasına göre defter tutan diğer mükellefler de 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren Türk Lirası ve Kuruş para birimine göre defter tutacaklar.

2009 İTİBARİYLE BELGELER TL ÜZERİNDEN YAPILACAK

31 Aralık 2008 tarihi sonuna kadar düzenlenecek tüm belgeler (fatura, sevk irsaliyesi, vb) Yeni Türk Lirası ve Yeni Kuruş üzerinden düzenlenecek. 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren düzenlenecek tüm belgeler ise Türk Lirası ve Kuruş üzerinden olacak.

2008 yılı vergilendirme dönemine ilişkin olmakla birlikte, 1 Ocak 2009 tarihinden sonra verilecek KDV, Muhtasar, Geçici Vergi ve Kurumlar Vergisi gibi beyannameler ile belgelerin düzenlenmesinde Türk Lirası ve Kuruş para birimi esas alınacak ve söz konusu beyannameler ve belgeler Türk Lirası ve Kuruş üzerinden düzenlenecek.

2008 mali yılı işlemlerine ilişkin olarak düzenlenen ancak, 1 Ocak 2009 tarihinden sonra verilmesi gereken (Gelir ve Kurumlar Vergisi Beyannameleri ekinde yer alan ) mali tablolarda kullanılacak para birimi Türk Lirası ve Kuruş olacak.

Mükellefler, kullanmakta oldukları bazı matbu fatura veya fatura yerine geçen vesikalarda tutarın yazı ile belirtildiği bölümde yer alan YTL ve YKR ibarelerindeki “Y” nin üstünü çizmek suretiyle eski belgelerini kullanmaya devam edebilecekler.

http://www.guncel.net/ekonomi/2008/12/26/ytl-li-faturalarinizi-atmayin.htm

ACILAR KÖPRÜ DE YARATABİLİR

Kategori: ACILAR KÖPRÜ DE YARATABİLİR — turkceci @ 2:24 pm


“Bazı değerli aydınlarımızın başlattıkları bireysel özür dileme kampanyasının tetikleyeceği bildiri/karşı bildiri savaşlarının, kamu oyumuzda sebep olabileceği verimsiz polemiklerin ve gerginliklerin, bu girişimin amacıyla ters düşebilecek sonuçlara yol açması endişesini taşıyorum. Oysa bu hassas konu, özür dileme veya dilememe zıtlaşması içine sığdırılamayacak kadar karmaşık. Bu nedenle de dikkatle ele alınmasını gerektiren unsurlar barındırmakta.” Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk’in Ermeni Techiri’yle ilgili olarak 2005′te Radikal’de yayınlanan yazısını yayınlıyoruz

Türk ve Ermeni Hükümetleri bir kaç ay önce zorlukla sürdürülen bir yakınlaşma süreci başlattılar. Bu sürecin ihtimamla sürdürülmesi ancak kamuoylarının tahrik ve tehevvüre kapılmalarının önlenmesiyle sağlanabilir. Ermeni sorunlarının tarihte geçirdiği aşamaların dikkatsizce tartışılması bugün ülkemizde yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın ve ailelerinin huzur ve güvenliğini ilgilendirdiği kadar, tarihte Anadolu’daki Ermeni çetelerinin ve yakın geçmişte yabancı ülkelerdeki ASALA teröristlerinin katliamına maruz kalmış yurttaşlarımızın ve şehit diplomatlarımızın ailelerinin ve evlatlarının da acılarının deşilmesini gündeme getirir.

İki yıl kadar önce Radikal Yorum’da yayınlanan ‘Acılar Köprü de Oluşturabilir’ başlıklı yazımın bu meseleyi daha sağlıklı bir bağlam içinde tartışabilmemize yardımcı olabileceğini düşünmekteyim.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, dağılma sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu, geniş topraklarda yaşayan halk kitlelerini büyük acılara ve yoksulluklara gark eden sürekli savaşlara sahne olmaktaydı. Anadolu ve Rumeli toprakları ve bu toprakları çevreleyen bölgelerde bu savaşlar nedeniyle yıllarca süren sıfır asayiş, şiddet, kan ve acılar, imparatorluk ahalisinden etkilenmedik hiç kimseyi bırakmamıştı.
Üç kıtaya yayılan Osmanlı’nın, dağılması, Başkan Clinton’ın Türkiye’yi ziyaretinde TBMM’deki konuşmasında da değindiği gibi, dünyanın bugün bile hâlâ çözümlemeye çalıştığı sorunlar yumağını yaratmış ve çöküşün şok dalgaları, günümüze kadar uzanan derin bir stratejik kırılma oluşturmuştu. Dağılma sürecindeki şiddetin ‘vüsat ve şümulü’ ve bu dönemdeki insan kayıplarının yüksekliği, çekilen ıstırapların yoğunluğu, ne Amerika’da, ne Avrupa’da hâlâ tam olarak anlaşılmış değil. Osmanlı’ya dair nüfus çalışmaları yapan araştırmacılara göre, 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu’daki Müslüman halkın kayıpları 3 milyona ulaşmaktaydı. Bu rakam Anadolu halkının o zamanki nüfusunun üçte birine tekabül ediyordu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman ahalisinin dramı bunula bitmiyordu. Balkanlarda 1821’den 1925’e kadar geçen yüzyıl zarfında 5,5 milyon Müslüman tebaa öldürülmüş, 5 milyon kadarı da sürgün edilmiş ve yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülüp atılarak Anadolu’ya hicrete mecbur bırakılmışlardı.

Osmanlı’nın, Balkanlar’da yaşayan Müslüman tebaasının çektiği ızdıraplar bu gün pek az hatırlanıyor. Oysa 1990’lı yıllarda Bosna ve Kosova’daki Müslümanlara reva görülen etnik temizlik uzun bir tarihi trajedinin son perdesini oluşturmaktaydı. Bu perdenin nihai olarak inip inmediğini de maalesef henüz kesin olarak söyleyemiyoruz.
Anadolu ve Rumeli’de yüzyıl önceki şiddetin Müslüman kurbanları, onların ıstırapları Batı dünyasında hemen hiç hatırlanmazken, o zamanlar Anadolu’daki Ermenilerin çektiği acılar Amerika ve Avrupa’da bugün neden hâlâ gündemin ön sıralarında yer alıyor?

İki zıt tutum

Bu sorunun aslında basit bir yanıtı var. Osmanlı’nın gayrimüslim göçmenleri, imparatorluğun çöküşü sırasında yaşadıklarını hiçbir zaman unutmak istemezken, Balkanlardan Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaa, o zaman yaşadığı acıları kendilerinin ve çocuklarının hafızalarından silmeyi tercih etti.

İmparatorluğun dağılmasıyla Anadolu’dan Yunanistan’a, Suriye’ye, Lübnan’a, Fransa’ya, Amerika’ya, Arjantin’e giden, buralarda yerleşen Ermeni ve Rum göçmenler çektikleri çilelerini, ıstıraplarını bir nevi duygusal kültür haline getirdiler. Bu kültürü geliştirdiler ve özenle korudular. Kendi kimliklerini geçmişte ve bu ıstıraplarında buldular.
Her biri bulunduğu yerde, kendi acılarının canlı tanığı oldular. Acı deneyimlerini çocuklarına, çevrelerine ve sonraki kuşaklara anlattılar. Bunları yaşadıkları ve saygın ve nüfuz sahibi haline geldikleri ülkelerin kamuoyları ile paylaştılar.

Buna mukabil, Girit’ten, Bulgaristan’dan, Makedonya’dan veya Rumelinin başka yörelerinden sökülüp atılan ve Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaa, acılarını geride bırakmayı tercih etti. Onlar kimliklerini geçmişin düşmanlıklarında değil, geleceğin dostluklarında aramayı tercih etti. Çünkü Rumeli’den kaçarak Anadolu’ya gelen Türkler, yabancı diyarlara göç eden Hıristiyan tebaadan farklı olarak, kaybettikleri toprakların yerine koyabilecekleri yepyeni bir şey buldular.

Bu, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan modern Türkiye Cumhuriyeti idi. Yeni Türk Cumhuriyeti’nin yurttaşları geçmişe değil, geleceğe baktılar.
Uzaklara göçen Hıristiyan tebaa ise, tam tersine geçmişlerine sıkı sıkıya sarıldı. Onlar yaşadıkları acı olayları belgelendirdiler. Kitaplar yazdılar, filmler çevirdiler. Müzeler yaptılar. Geçirdikleri tecrübelerin edebi külliyatını meydana getirdiler. Yeni vatanlarında ve dünya kütüphanelerinde bu külliyatı geniş halk kitlelerinin erişimine başarıyla açtılar. Bu yetenekli insanlar, her yerde ulaştıkları siyasi, ekonomik, ticari, bilimsel, sanatsal, entelektüel mevkilerde, seçildikleri parlamentolarda, üyesi oldukları hükümetlerde kendi etraflarında dayanışma yumakları oluşturdular. Hatırlamak ve unutmak. Her ikisi de, hiç şüphesiz travmaya verilebilecek meşru yanıtları oluşturuyor. Hiç kimsenin kimseyi, geçmiş acılarını canlı tutmak veya bunları unutmak istemesinden dolayı kınamaya hakkı olamaz. Ama travmayı doğru teşhis etmek istiyorsak, bunu yaşamış olan tüm aktörlerin çektiği sıkıntıları birlikte düşünmememiz ve hele hele birinin acısının diğerinin acısına nazaran daha fazla veya daha az olduğu zehabına kapılmamamız gerekiyor.
Biz de Rumeli’den Anadolu’ya kaçan Müslüman tebaanın çocukları olarak acaba şimdi, her birimiz kendi çapımızda, analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin, yerlerinden koparılıp, sürgün edilirlerken çektikleri çileleri, tabii abartmadan ve çarpıtmadan belgelendirmeye çalışsak, hepimizin evinde kenarda, köşede kalmış sararmış fotoğrafları, mektupları, kartpostalları, bulabildiğimiz kalıntıları ve hatıraları, gelecekteki araştırmacıların yararlanacakları tarihi malzeme olarak bir araya getirmeye çalışsak iyi mi olur kötü mü olur? Doğrusu karar veremiyorum. Belki de bunları yapmak için çok geç kaldık.

Üzülmemek mümkün mü?

Muhakkak olan bir şey varsa o da Osmanlı’nın son yıllarının korkunç şiddet ve katliam dönemlerine sahne olduğu ve bu kıyımların, kanlı gözyaşlarına ve kitlesel göçlere yol açtığıdır. Bu şiddet ve gözyaşlarının bütün kurbanlarının ve hiç şüphesiz Ermenilerin yaşadıkları derin ıstıraplar karşısında üzüntü duymamaya imkân var mı?
Özellikle bu şiddete maruz kalan Ermeniler o zaman çektikleri büyük acıların paylaşılmadığı duygusunu taşıyorlar. Bu duygu onları, aslında büyük çoğunluğunun aşmak istediğine inandığım kırgınlık ve dargınlıklara ve hasmane tepkilere sevk etmekte.
Ben bu üzüntüyü nasıl duyuyorsam, eminim ki Türkiye’deki Ermenilerin büyük çoğunluğu, o yıllardaki Türklerin ıstıraplarını ve bilhassa yakın tarihte şehit edilen diplomatlarımızın ailelerinin acıları-nı paylaşmaktalar. Hatta yalnız Türkiye’deki Ermeniler arasında değil, Ermenistan’da, Amerika’da, Fransa da ve başka yerlerde yaşamakta olan Ermeniler arasında da benzeri duyguları duyanların sayısı tahmin ettiğimizden daha fazla. Paylaşılan acılar karşılıklı anlayış doğurur. Geçmişteki bu ıstırapların beraberce paylaşılması mümkün olabilseydi, Türkler ve Ermeniler arasında bugün dayanışma ve güven bağlarının güçlü şekilde kurulduğuna tanık olabilecektik. Çünkü zulüm yıllarını birlikte yaşadık. Birbirimizin acılarını bizden daha iyi anlayacak hiç kimse olamazdı.

Uçurum yerine köprü

Paylaşabilseydik acılarımız, aramızda uçurumlar değil, köprüler yaratacaktı. Aslında geç kaldığımıza hâlâ inanmıyorum. Ortak travmalarımızın somut birer sembolü olarak, bugün eski Osmanlı topraklarının, atalarımızın hayatlarını kaybettiği çeşitli yörelerinde ortak anıtlar dikemememiz için bize engel olan ne? Çanakkale’de hayatlarını kaybeden işgal kuvvetleri askerleri için, Atatürk’ün “…Onlar artık bizim de evlatlarımızdır.” şeklinde Şehitler Abidesi’ne nakşedilmiş sözleri, bu tür soylu bir davranış için hepimize güçlü bir esin kaynağı oluşturuyor.

Ama geçmişi gözeten bu insani davranışın ötesinde, Türkiye’nin belki bugünü göz önünde tutarak yapabileceği bir atılım daha var. Bu atılım tarihe yönelik bir jest değil, bu günkü siyasi tıkanıklıkla ilgili bir açılım. Bu gün Azerbaycan’da bir milyon dolayında insan kamplarda yaşıyor. Bu insanlar Ermenistan’ın 1989’dan itibaren silahlı güç kullanarak topraklarını genişletme emellerini gerçekleştirmek istemesi sonucu yerlerinden, yurtlarından sökülüp atılmış Azeriler. Kamplarda doğuyorlar, kamplarda büyüyorlar, kamplarda evleniyorlar, kamplarda ölüyorlar.
Bu tarih değil. Halen şu anda yaşanan bir gerçek. Onların davasını savunan kimse yok. Şimdiye kadar teröre başvurdukları da görülmedi. Ankara’ya tarihi sorumluluğunu hatırlatanların aklına, Erivan’a dönüp, dün değil bugün, silah gücüyle işgal altında bulundurduğu yabancı toprakları neden terk etmediğini sormak gelmiyor. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Aralık 1999’da bu sorun dahil, Kafkasya’daki tüm anlaşmazlıkların ele alınmasını hedefleyen Kafkasya İstikrar Paktı önerisini ortaya attı. Bölge ülkeleri (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Rusya) devlet başkanlarına ve aralarında BMGK üyeleri de olan bölge dışı büyük ülkeler (ABD, Fransa, İngiltere, Almanya) devlet başkanlarına, ayrıca BM ve Avrupa Konseyi genel sekreterleri, AB Komisyonu ve Avrupa Birliği Dönem Başkanı’na, AGİT Başkanı’na bu önerisini anlatan mektuplar gönderdi. Muhataplarının büyük çoğunluğundan cesaret verici yanıtlar aldı. Öneriye açıkça karşı çıkan olmadı.

Sadece Ermenistan bu girişime İran’ın da katılmasını teklif etti. Ancak Demirel Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrıldıktan sonra Türkiye bu girişiminin arkasında durmadı. Böylece bölge istikrar ve barışı-na yönelik olarak, Türkiye tarafından başlatılan önemli bir atılım dünya gündeminden düşmüş oldu. Türkiye’nin, Azerbaycan’daki bir milyon yerlerinden edilmiş göçmenin geleceği dahil, bölgede uluslararası meşruiyetin iadesini öngören yeni bir Kafkasya İstikrar Paktı önerisini şimdi tekrar gündeme getirmesi ve aynı zamanda Ermenistan’la doğrudan ticaretini başlattığını dünyaya ilan etmesi ve bu girişimini güçlü bir kamuoyu diplomasisi ile destekleyerek, ikili düzeyde ve uluslararası kuruluşlar çerçevesinde bu önerisini enerjik şekilde, inançla öne sürmesi, bugün bu konuda Türkiye’ye baskı yapılmasını hedefleyen siyasi denklemi tersine çevirir.
Türkiye’nin bu konuda, şu sırada ihtiyacı olan diplomasi savunmacı ve hırçın yaklaşımlardan esinlenen değil, son iki üç yıldan bu yana, aynen Kıbrıs ve Avrupa Birliği tam üyeliği hedefine kilitlenen ve uluslararası siyasi ve moral üstünlüğü ön planda tutan yaratıcı, yapıcı ve pro-aktif diplomasidir.

Türk diplomasisinin bu açılımları gerçekleştirebilecek kapasitede olduğunu biliyoruz. Yeter ki siyasi irade daha fazla geç kalmadan bu yönde tecelli etsin.
Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, 23/03/2005’te Radikal’de çıkan yazı.

Emekli büyükelçi Özden Sanberk – Radikal

Yayın Tarihi : 24 Aralık 2008 04:00

http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2008/Aralik/24/Haber_533577.aspx

Bitki çaylarını fazla içmek zararlı

Kategori: Bitki çayları, Sağlık — turkceci @ 2:11 pm


İçinde bulunduğumuz kış aylarında yoğun şekilde tüketilen bitki çaylarının tıpkı ilaç gibi düşünülmesi, günde 3 fincandan fazla içilmemesi öneriliyor. AA

Güncelleme: 15:30 TSİ 26 Aralık 2008 Cuma

KONYA – Selçuk Üniversitesi Çumra Meslek Yüksekokulu Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Gümüşçü, soğuk algınlığı ve grip gibi rahatsızlıkların arttığı bugünlerde, iyileşmek ya da hastalanmamak için bitki çayları tüketiminin arttığını belirtti.

Bazı rahatsızlıklara iyi gelen bitkilerin ortak özelliğinin vücut direncini artırması ve bağışıklık sistemini güçlendirmesi olduğunu vurgulayan Gümüşçü, son dönemde en fazla talep gören şifalı bitkilerin melisa, ada çayı ve kekik olduğunu ifade etti.

Ana vatanı Amerika olan ekinezya adlı bitkinin de son dönemde yoğun ilgi gören şifalı bitkiler arasında yer aldığını anlatan Gümüşçü, “Bu bitkilerin çayları tek başlarına tüketilebileceği gibi, bir kaç bitki karıştırılarak da içilebilir. Karışımlar daha faydalıdır, çünkü her bitkinin içinde farklı özelliklerde maddeler bulunduğu için, bu maddeler karışımlı çaylarla bir defada alınabilir” dedi.

Gümüşçü, insanların dengeli beslenmesi için nasıl belli oranda protein, karbonhidrat, yağ ve vitamin almasına ihtiyaç varsa, her şifalı bitkinin de ihtiva ettiği farklı maddelerle ayrı ayrı vücuda yarar sağladığını ifade etti.

Şifalı bitkilerin çay gibi kaynatılmadan, sıcak suyun içine salınıp bir kaç dakika bekletildikten sonra içilmesinin en doğru yol olduğunu dile getiren Gümüşçü, şu bilgileri verdi:
“İçinde bulunduğumuz kış aylarında yoğun şekilde tüketilen bitki çayları tıpkı ilaç gibi düşünülmelidir. Nasıl ki ‘bir an önce iyileşeyim’ diye düşünüp, günde belli ölçekte kullanılması gereken ilaçlardan fazla fazla içemiyorsak, bitki çaylarında da aynı prensibe uymamız gerekir. Melisa, ada çayı ve kekik gibi ürünlerden günde en fazla 3 fincan içilmelidir. Bu oran hemen hemen tüm şifalı bitkiler için aynıdır. Gereğinden fazla miktarda alınan bitki çayları, kişinin bazı kan değerlerinde yükselmelere neden olarak rahatlıklara yol açabilir.”

Limon, zencefil ve tarçının da soğuk algınlığı ve grip gibi rahatsızlıklara iyi gelen bitkiler arasında yer aldığını ifade eden Gümüşçü, “Vatandaşlarımız bu bitkileri, tanıdıkları ve güvendikleri aktarlardan almalıdırlar. Çünkü işinin ehli olan aktarlar, hem yüksek kalitedeki ürünleri satar hem de bitki karışımlarını olması gerektiği gibi tavsiye ederler” diye konuştu.

Gümüşçü, belli ölçülerin aşılmadığı ve uygun biçimde kullanıldığı takdirde şifalı bitkilerin vücut direncini artırmada ve hastalıkları önlemde büyük yarar sağladığını sözlerine ekledi.

http://www.ntvmsnbc.com/news/470306.asp

Q Klavye Gerçeği

Kategori: Yazım kuralları — turkceci @ 1:16 pm

Mehmet Sucu

Türkçe f klavyenin başarısı daha önce de yazdığımız gibi bu dile uygun olarak dizayn edilmesinden kaynaklanıyor. Peki bu Q klavye nereden çıktı? Aslında Q klavye hızlı yazılmaması için dizayn edilmiş. İnternet ansiklopedisi Vikipedia bakın bu klavyeyi nasıl anlatıyor:

Q klavyenin patentini, 1874’te Christopher Latham Sholes tarafından almış ve Sholes aynı yıllarda QWERTY’nin patentini daktilo işleriyle uğraşan E. Remington and Sons şirketine satmıştır. Günümüzde NASA, Sholes’un anısına, bir astroidi “6600 Qwerty” olarak adlandırmıştır.

Ancak Q klavye standardı ne İngilizce ne de başka bir dile uygun olarak geliştirilmiştir. Sholes, icat ettiği yazı makinesinin mekanik harf kollarından herhangi ikisi aynı anda kâğıda doğru havalandığında sıkışmaya neden olduklarını fark eder. Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar.

Bir söylentiye göre de ilk üretilen yazı makinesinin adı “Sholes & Glidden Type Writer” olarak geçer. Buradaki “Type Writer” kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır. Böylece satıcılar, bir kâğıda kolayca “Type Writer” yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarındakine gösterme şansı bulmaktadırlar.

Klavyenin adı üstündeki harflerden gelir. “Q klavye” adı, harflerin sol üst köşesindeki “Q” harfinden gelir. “QWERTY” adı ise sol üst köşeden sağa doğru 6 harfin yan yana getirilmesiyle meydana gelmiştir.”

Bilgisayarlar çıktıktan sonra da daha önceden on parmak yazmayı öğrenenlerin işini zorlaştırmamak amacıyla aynı dizge korunmuştur.

Q klavyenin bu rastgele harf dizilimi İngilizce yazımı zorlaştırdığından İngilizceye uygun bir standart geliştirmek için Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce’de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir. Dvorak’ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır.

Ancak daktilo ustalarının Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması nedeniyle ve 40 milyon daktilonun değiştirilme maliyeti ortaya çıkınca Dvorak’ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider.

Q klavye standardı Türkiye’de bilgisayarların yaygınlaşmasıyla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır, ancak Türkçeye uygun değildir. Çünkü Q klavyede, Türkçe’de en çok kullanılan harfler, uygunsuz bir biçimde yerleşmiş durumdadır.

Bu nedenle İhsan Yener başkanlığındaki bilim insanları, araştırmaları sonucu F klavyeyi meydana getirmişlerdir. F klavye, Türkçe’ye en uygun klavye dizgesidir.

Herhalde başka söze gerek yok.

Bu arada CHP’li Uşak Milletvekili Sayın Osman Coşkunoğlu dün TBMM’ye F klavye ile ilgili iki soru önergesi verdi. Coşkunoğlu’nun soruları yanıtlanınca bu konuda biraz daha aydınlanacağız. Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan’dan “Daktilolarda F-klavye 1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü tarafından Zorunlu Standart olarak onanmıştı. Bu standart halen geçerli midir? Eğer geçerliyse, daktiloların yerini bilgisayarlar aldığına göre, F-klavyenin bilgisayar klavyeleri için de Zorunlu Standart olması gerekmez mi? Eğer bilgisayarlarda da F-klavye Zorunlu Standart ise, bu standardın uygulanması yönünde bakanlığınız ne gibi girişimlerde bulunmaktadır?” sorularına yanıt isteyen Coşkunoğlu, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e de “31.03.2003 tarihinde sizin imzanız ile yayımlanan bir genelgede, bilgisayarlarda mevcut Q klavyelerden vazgeçilmesi gerektiği ve F klavye kullanımının zorunluluğu ifade edilmişti. Bu genelgenin gereği yerine getirilmiş midir? Bu konuda bakanlığınız tarafından neler yapılmıştır, yapılmaktadır, yapılacaktır?” sorularını yöneltti.

28 Ekim 2008                      Mehmet SUCU

mehmet@cumhuriyet.com.tr

http://www.cumok.org/tr/index.php/guencel-yazlar/111-q-klavye-gercei

6 Aralık 2008

Kurban Bayramı

Kategori: Kutlam — turkceci @ 11:26 pm
Bayram
En İyi Dileklerimle Kurban Bayramınızı Kutlar,
Sağlık, Mutluluk ve İşlerinizde Üstün Başarılar Dilerim.

5 Aralık 2008

HARF DEVRİMİNİN 80. YILI VE CUMHURİYETİMİZ

Kategori: Harf Devriminin Önemi — turkceci @ 12:22 pm

29 Ekimde, bizlere yurttaş kimliği kazandıran cumhuriyetimizin 85. yılını kutladık. Yaklaşık 90 yıl önce verilen bağımsızlık savaşını taçlandıran 29 Ekim, aklın ve bilimin öncülüğüyle çağdaş dünya içinde yer almamız için onurla yürüyeceğimiz yolun açıldığı gündür.  Bu yolu, 85 yıldır Türk Devrimi aydınlatmaktadır. Ancak laik cumhuriyetimizin 85. yılında bu aydınlanma yolunu karatmak için harcanan çabaları da görmezden gelemeyiz. Türk Devriminin kazanımlarıyla varlık gösterenler, bu kazanımları yok sayarak, akıl ve bilimdışı tartışmalara konu yaparak, devrimlerle hesaplaşmayı sürdürmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncüsü olduğu Harf ve Dil Devrimleri de bu tartışma ve hesaplaşmaların odağı yapılmaktadır. Türkiye Büyük Meclisince 1 Kasım 1928’de 1353 Sayılı Yasayla kabul edilen Harf Devriminin, geçmişle bağları kopardığı, ulusu bir gecede okuryazar olmaktan çıkardığı gibi akıl ve bilimdışı olduğu kadar gülünç de olan savlar, bu yıl 76. yılını kutladığımız Dil Devrimi için de söylenmektedir. Oysa cumhuriyetten önce Arap abecesini kullanan ulusumuz, ne bu abeceyi ne de Arapça ve Farsçanın boyunduruğu altındaki Osmanlıcayı kullanabiliyordu.

1 Kasım 1928’de yapılan Harf Devrimi, Türkçe üzerindeki boyunduruğu kaldıran ve bilinçle yapılan bir devrimdir. Bu devrimle her yaştaki insan tez zamanda okumayı ve yazmayı öğrenmiş, cumhuriyetin getirdiği yeniliklerle geçmişteki yaşamını karşılaştırma olanağı bulmuştur. Durum böyleyken kendini aydın olarak tanımlayan ya da devrim karşıtlığından çıkar sağlama umudu olan bir kesim, Türk Devriminin her aşamasını olduğu gibi, Harf ve Dil Devrimlerini de tepeden gelen dayatmalar olarak nitelemeyi sürdürmektedir.

1 Kasım 1928’de kabul edilen Harf Devrimini hâlâ tartışma konusu yapmak, boşa zaman harcamaktır; ne yazık ki boşa harcanan bu zaman ve emek, yarınımızın güvencesi olan çocuklarımızın Türk Devrimine olan güvenini sarsmaktadır. Oysa çocuklarımızın geleceği için devrimlerle hesaplaşmaktan daha önemli ve ivedi görevlerimiz vardır. Ulu önder Mustafa Kemal, bu görevleri Söylev’inde açıkça göstermekte, karşılaşacağımız engelleri aşma yolunu da açıkça belirtmektedir.

Harf Devrimiyle edindiğimiz yeni yazımız, söylenenlerin tersine, geçmişle bağlarımızı sağlamlaştırmış, kültürel değerlerimizi daha iyi anlamamızı sağlamış; Dil Devrimiyle bilim ve sanat dili olan Türkçemiz de kendimizi doğru anlatma, dışımızda yaşananları doğru anlama yolunu açmıştır. Geçmişte kullanılan Arap abecesi aracılığıyla halkın inançları kullanılmış, bu abeceye dinsel anlam yüklenerek ve her metin kutsallaştırılarak okuryazar olmayan halk kandırılmıştır. Harf Devrimi, halkın inancını kullanma yolunu sonsuza dek kapatmıştır. İşte 2008 Türkiyesinde yaşanan birçok sıkıntının, devrimlerle hesaplaşmanın temelinde yatan budur.

Harf Devrimi, yazının inançla hiçbir ilişkisi olmadığını kanıtlayan; Türkçenin olanaklarını görme ve kullanma bilincimizi güçlendiren görkemli bir devrimdir.

Biz; Atatürk’ün kurduğu 85. yaşındaki laik cumhuriyetimize olduğu gibi, Atatürk’ün başlattığı Harf ve Dil Devrimleriyle ivme kazanan ve bir bütün olan Türk Devrimine de sonsuza dek sahip çıkacak, her durum ve koşulda Türk Devrimini bilimsel akılla savunacağız!

Bu duygularla laik cumhuriyetimizin 85. yaşını, Harf Devriminin 80. yılını kutluyoruz!

DİL DERNEĞİ

WordPress.com'dan blog alın.