Damga’dan Basımevi’ne:

Basım aygıtı (Matbaa) konusu açılmışken iki yaygın yanlış anlayışa değinmek isterim.
(1) Matbaayı Gutenberg buldu!
(2) Elyazmacı yobazlar matbaayı 300 yıl Türkiye’ye sokmadı!
Temel sorun bir kavrayış sorunu. Soruları doğru sorarsak, işin aslını daha kolay kavrarız:
(1) Gutenberg’in basım işine katkısı neydi?
(2) Eski yazı baskı işine karşı elyazmacıların direncinin önemi ne?
BASKI YORDAMININ ÜÇ TEMEL AŞAMASI

Gutenberg’in katkısını belirlemek için, baskı yordamının gelişmesine bakmak gerek.
BASIM işinin gelişiminde üç önemli aşama vardır:
BİRİNCİSİ, belli bir İM izinin istenildiği sayıda çoğaltılabilmesi, ya da DAMGA aşaması. Bunun en eski örneklerinden diri SÜMERLER de görülür ( Sümerlerin Türklüğü konusuna burada girmeyelim). Dahası, kil tabletlere bastırılarak iz bırakanları yanında, tablet üzerinde döndürülerek iz oluşturan YUVARLAK MÜHÜRLER var. ( Bu yuvarlak damga düşüncesi, binlerce yıl sonra, Rotatif baskı makinelerindeki dönme silindirler olarak yeniden ortaya çıkar) Kil yerine deri, kumaş ya da benzeri maddeler üzerine iz bırakmak içinse BOYA kullanmak gerek. Bedri Rahmi’nin yaşatmaya çalıştığı YAZMA denen başörtüsü üretiminde kullanılan yordam işte bu damga yordamı. Benzeri yordamla süslenen bir kumaşa da BASMA diyoruz Bir belgenin tahtaya, taşa, bakıra d.b.’ye (=”diğer benzerleri” kısaltması, yaygın v.s. “ve saire” kısaltması yerine) kazınarak yapılan kalıbı ile çoğaltılması çok eski ve yaygın bir uygulama idi. Cengiz’in buyrukları hep böyle çoğaltılıp dağıtılırdı. Bu yolla basılmış kitaplar bile vardı. Nitekim TAŞ BASMASI yayıncılık ülkemizde Cumhuriyetin ilk yıllarında bile kullanılmıştır.


İKİNCİ AŞAMA, her sayfa için bir oyma kalıp kullanmaya dek gelişen damga yordamı yerine, OYNAK HARFLER kullanma aşamasıdır. Bu aşamada, istenen her belgenin kalıbı oynak harfleri yan yana dizerek düzenlenmektedir. Dolayısıyla da, her bir harften yeterince üretip el altında bulundurmak gereklidir. Her kavramın belli bir İM ile gösterildiği Çince’de, her kavramın imini ayrı bir damga olarak yapma kolaylıkla gelişmiştir. Ama, on binleri bulan bu damgaların yan yana konup sayfa kalıbı yapılması yerine, elle sırayla basılması daha uygundu. Çince “ayrı im” kalıbı düşüncesini doğurmaya yatık ise de, “yan yana dizerek sayfa kalıbı yapma” düşüncesi için AZ SAYIDA HARFTEN OLUŞAN BİR YAZI gerekirdi. Türklerin eski yazısı, sert cisimlere oyma işlemi kolay olacak biçimlerden seçilmiş az sayıda harften oluşmaktaydı ( Orkun yazısı 38 harf, Uygur yazısı ise yalnızca 14 harf). Nitekim, Uygurların, Gutenberg’ten yüzyıllar önce, “oynak harfleri dizme” yoluyla basım yaptıkları, şimdi British Museum’da bulunan tahta harfler kullanan baskı aygıtı ile kanıtlanmıştır.(Uygurların matbaacılığı konusunda bak. Macar Türkoloğu Lazlo Rasoyni’nin “Tarihte Türklük” adlı eseri, Türkçe çevirisi Ankara 1971, sy:105-107)

ÜÇÜNCÜ AŞAMA, bu oynak harflerin geliştirilmesine ilişkindir. Kuşkusuz, harflerin boyutu küçüldükçe, hem sayfa boyutunu küçültmek hem de kitabın yaprak sayısını azaltmak olanaklıdır. Tahtadan oyulacak kabartma harfleri küçültmenin bir sınırı vardır. En azından gerekli işçilik süresi ve ustalık aşırı ölçüde artar. Tahta harfler, maden harflere göre, daha çabuk yıpranır. Bir metal işleyici olan Gutenberg’in bu işe katkısı, MADEN HARFLER kullanmaktır. Bu harfleri, hazırladığı oyuk kalıplara döktüğü bir kurşun alaşımıyla hazırladığı sanılıyor. Ancak, bu buluş için Hollandalı Koster ve İtalyan Castaldi’nin adı da öne sürülmektedir. Dahası, birkaç yüz yıl öncesinde Kore’de maden harfler kullanılarak basılan kitap örnekleri var (fareyi resmin üstüne tut).
ELYAZMACILARIN DİRENCİ

Kitap çoğaltmanın önemli bir yolu da elle bir kopyasını yazmaktır. Elyazması kitaplar, yüzyıllarca Doğuda da, Batı’da da kütüphanelerin en temel eserlerini oluşturmuştur. Dolayısıyla , “Yazıcı”lık önemli bir meslektir; yazıcıların sözü geçen bir kesim olması da doğal.
Denir ki, ülkeye matbaanın gelmesine, “kazancımızdan oluruz” düşüncesiyle, “yazıcı” kesimi engel olmuştur. Dahası, bu engellemede “din elden gidiyor!” yaygarasını kullanmışlardır. İlk bakışta usa yatkın görünen bu açıklama ne ölçüde doğrudur?
Birinci soru şu: Peki, bu engelleme nasıl aşıldı da, “matbaa” ülkeye geldi? Yukarıda açıkladım: Matbaa zaten ülkeye gelmiş, musevilerce hıristiyanlarca kullanılıyor. Söz konusu olan “arab elifbası” ile Türkçe kitabların basılması. Engellemenin aşılması da, “yobaz kafaları ezme” yoluyla olmamış, buna gerek duyulmamış. El yazıcıların temel üretim konusu Kur’an’ın, bazı dini metinlerin baskı yolu ile üretilmesine yasak konarak, yazıcıların “geçim derdi ile karşı çıkmaları” önlenmiş.İbrahim Müteferrika’ya din dışı konularda eserler basma izni verilmiş.Yukarıdaki resim Müteferrika matbaasında basılmış din dışı bir konuda eser: Tarihi Hindi garbi ( fareyi resmin üstüne götür). Kuşkusuz bu çözüm, Fatih devrinde de uygulanıp baskı işine izin çıkarılabilirdi.

Bu da bizi ikinci soruya getirir: Neden Sultan III. Ahmet dönemine gelinceye, İbrahim Müteferrika’ya verilen izne dek bu yola gidilmedi? Burada iki güçlü olasılık var. Dahası, her ikisi de, belli ölçüde etkili olmuş olabilir.
Cengiz’in buyruklarının tahta kalıplara oyularak çoğaltıldığını söylemiştik. (Fotokopi öncesi dönemin çoğaltma işlemlerinden olan Teksir/multilit denen işlem de tahta yerine mumlu kağıt kullanmaya dayanıyor). Osmanlı bu işlemi kullanmıyor. Acaba neden? Çoğaltılan buyruk, “ortak kural” uygulamasını öngörür. Başka deyişle bir Yasa Devleti olmayı gerektirir. Oysa, her durum için özel bir “Padişah iradesi” kullanan, işlerin baştakinin keyfine göre yürütüldüğü bir düzende yazılan her belge yalnız belli ilgililerce bilinmesi gerekir. Dolayısıyla da, çoğaltılmış ortak metinler pek istenmez.
Ayrıca, çoğaltılmış metin kullanmak, onu okuyabilecek çok sayıda kişinin varlığını da gerekli kılar. Demek ki oldukça kalabalık bir okur kitlesi bulunmalı. Ya da, okumasa bile, yazılı metne sahip olmak isteyen büyük bir kalabalık olmalı. Kısacası bir “talep” bulunmalı.
Belli bir metnin yaygın üretimine gerek duyulmadıkça, “matbaa”ya gerek duyulmayacağı açık. Nitekim, Gutenberg ve çağdaşlarını baskı işini geliştirmeye iten, bu yaygın üretim gereğinin duyulmasıdır. Avrupadaki gelişmeler, konuya ışık tutacak niteliktedir.

İslam’da Kur’an ezberlenerek sözlü saklanırken, Hıristiyan papazları ellerindeki Latince İncili okurlardı. Nitekim, Gutenberg’in baskısını yaptığı ilk eser Latince bir İncil idi. Papalığın para karşılığı sattığı “günah bağışlama” belgelerine talep de belli bir ortak metnin çoğaltılmasına talep yarattı. Nitekim, kısa sürede 200 000″günah bağışlama belgesi( =indulgence)” basıldığı biliniyor. [ İnsanların boş yere para harcaması çok köklü bir gelenek. Şimdi de, para karşılığı Lisans, Master ve Doktora dereceleri dağıtan kuruluşlar var. Bu konuda internet'te bir tarama yeterli].
Yukardaki resim, Gutenberg’in ilk basım ürünlerinden böyle bir belge, ki bunun satışı ile Papalık TÜRKLER’e karşı sefer için para toplamıştır.(AB goygoycularına duyurulur!)
Dahası, din dışı alanlarda da yaygın bir metin üretim talebi var. Din dışı metinler için “yazım evleri” (Scriptoria) kurulmuş.
Baskı işi , önceleri dini eserlerin ve “bağışlama belgesi” çok sayıda üretilmesini, dahası “Engizisyon Sorgulaması” için kılavuzların basılmasını sağlayarak Papalığın gücünü artırırmış ise de, kısa sürede karşı güçler de bu aracı kullanarak saldırılara başlamışlardır. Luter’in Papalık karşıtı savları, baskı ile çoğaltılıp hızla yayılmıştır. Onun “kendi dilinde İncil” anlayışı, İncil’e sahip olma hevesini papazlar dışındaki halka da yayarken, dini tartışmaları da körüklemiştir. Kısa sürede, Papalık bir İndex (=Dizin) denen YASAK KİTAPLAR LİSTESİ hazırlamıştır. Ne var ki, Papalığın yasaklama çabaları etkili olmamıştır, çünkü okur sayısındaki artış ile ucuz üretim sonucu kitap talebi giderek genişlemiştir.
Örneğin Venedik’te ilk basımevi 1469′da kurulur. 1500′de ise bu kentteki basımevi sayısı 417dir. [ Oysa, İbrahim Müteferrika'dan 200 yıl sonra bile koca Osmanlı ülkesindeki basım evi sayısı bu sayıdan az.]
Yarım yüzyıl içinde(1450 -1500 arası)Avrupa’nın pek çok yerinde çok sayıda basımevi kuruldu. Önceleri bir kitabın baskı sayısı 200-300 iken 1480lerde 1000, 1500lerde ise 3000-5000 oldu. Bunun sonucu, 1480- 1490larda basılı kitap sahibi olmak, tıpkı 1980-1990larda cep telefonu sahibi olmak gibi gözde bir davranış olmuştur. Ne var ki, bu 50 yıl içinde basılan kitap çeşidi – DİKKAT kitap sayısı değil çeşidi- 6000 (altı bin) dolayındadır.
Bu bilgiler, kısa bir internet taraması ile erişebilecek olanak ve yabancı dil bilgisine sahip Taha Akyol’un -mal bulmuş mağribi misali- “Abdülhamit döneminde bir yılda 4000 kitap basılırdı” iddiasını köşesine aktarmasına şaşmak mı -yoksa şaşmamak mı- gerek, okuyucuya bırakıyorum.

ÖZETLERSEK, bu irdelemeden şu sonuçlar çıkar:
1) El yazmacı yobazların, kazançlarından olmamak için, “din elden gidiyor!…” yaygarası ile 300 yıl ülkeye matbaayı sokmadıkları savı, pek doğru görünmüyor. ( Sn. Taha Akyol’un bu sonucu pek seveceğine kuşku yok.)
2) Arap elifbası ile baskı işinin gecikmesinde en büyük engel, bu yazıyı okuyabilen kişi sayısının azlığı gibi görünüyor. Nitekim, Harf devriminin getirdiği yeni alfebe ile yüz binlere “Millet Mektepleri”nde kısa sürede okur-yazarlık öğretilince, sözlü halk edebiyatının ürünleri ( Kör oğlu, Aşık Kerem, Battal Gazi) dizgi harflerle değil taşbasma (= taş kalıba bütün sayfa oyularak) olarak da basılıp satılmıştır. ( Sn. Taha Akyol, “eski yazı” ile Osmanlı düzeninin halkı karacahil bıraktığı anlamına gelen bu sonuçtan hiç hoşlanmayacaktır).
3) Osmanlı yönetiminin, okur yazarlığın artmasını ve Devletlülerin denetimi dışında “ne idüğü belirsiz” metinlerin kolayca çoğaltılmasını istemediklerini de söyleyebiliriz. Nitekim, Stanford Shaw’ın Osmanlı kamu hukukunun kaynakları üstüne sözleri ilginçtir. Kaynakların biri Türk yönetim anlayışının temeli olan YASA kavramı (- ki Stanford Shaw , “en üst yöneticinin dahi uymak zorunda olduğu üstün kurallar” olarak tanımlar, bugünkü söylemde “hukuk devleti” denen işte budur.). Öbürü ise İran-Bizans kaynaklı “mutlak irade” (=baştakinin dediği dedik, çaldığı düdük anlayışı) anlayışı. Osmanlının, gücü yettiğince, bu ikincisini uygulamaya eğilimli olduğu da ortada. Kimse, Yasa sözü etmiyor. Edebildikleri, “mutlak irade” şakşakçılığı olan “Padişahım mağrur olma senden büyük Allah var!”. Onu da bir kez, tahta çıkış töreninde söylüyorlar. ( Sn. Taha Akyol, batıdan belletilenleri aktarmakla yetineceğine, bize verdiği talkını tutup, biraz eleştirisel düşünebilseydi bilmem bu sonuçlara varabilir miydi? Her neyse, en azından, her yıl bir aylık ücretini bu konuları inceleyeceklere ayırsın yeter.)
4)Basımevlerinin artmasının basılı kitap sayısını artıracağı açık. Ama kitap çeşidinin eldeki basılmaya değer yazılı eser sayısına bağlı olacağı da açık. Osmanlı döneminde yılda 4000 çeşit kitap basılması için elde yereli eser bulunmadığı da belli. Pembe dizil, beyaz dizili günümüzde bile kaç çeşit kitap basılabildiği de ortada.
http://site.mynet.com/gokselturk/turk19/id12.htm