Türkçeci Günlüğü

2 Ocak 2007

Esenlikler Dilseverler, Esenlikler Yeryüzü!

Filed under: Esenleme (Selâmlama) — turkceci @ 3:11 pm
Tags: , , , ,

“Türkçecinin Güncesi”ne hoş geldiniz!

28 Aralık 2010

Bir bilimadamı nasıl olmalıdır?

Filed under: Esenleme (Selâmlama) — turkceci @ 12:41 pm
Tags: ,

Bir bilimadamı nasıl olmalıdır?
Ali DEMİRSOY’un bu yazısı, NTV BLM dergisi Mayıs 2010 sayısındaki ‘forum’ köşesinden alınmıştır.
İlişkili fotoğrafları göster

ntvmsnbc
Güncelleme: 15:02 TSİ 20 Aralık. 2010 Pazartesi

Sorunun yanıtını vermeden önce, bir kavram kargaşasını açıklığa kavuşturmak gerekiyor. İlim adamlığı, bilimadamlığı ve öğretim üyeliği, geçmişten bugüne değin toplumumuzda birbiri içine karıştırılmış ve neredeyse birbirinden ayrılmamış kavramlar. Ancak, hepsinin birbirinden farklı sınırları var.

Bilim kelimesi 1930’larda dilimize yerleşmiş. Bunun öncesinde kullanılan “ilim” kavramı, doğanın mekaniğinden ziyade, ağırlıklı olarak dini konularla ilgileniyordu. Zaman içerisinde temel bilimlerdeki bilgi birikiminin artışı, bu iki alanı birbirinden ayırma ihtiyacını doğurdu.

İki kavramın özünde yatan en önemli farklılık, metodolojiden kaynaklanıyor. İlim deneysel ispata gerek duymaz ve metafizik dünyayı yorumlamaya çalışırken, bilim sayılabilen, tartılabilen, gözlenebilen ve aynı sonuçları verebilen nicel verilere ihtiyaç duyar. Zaten her ikisinin çalışma konuları da farklıdır. Bu bağlamda, bu iki kavramı aynı potada eritmek doğru bir yaklaşım olmaz.
Haberin devamı ↓reklam

Bilim vahiyle, mucizeyle, kolay yoldan insana verilen bir olgu değildir. Kısa yoldan, din kitaplarındaki ipuçlarıyla bilim yapılabileceğine inanmak, toplumu yanlışa sürükleyen boş bir hayalin ötesine geçmez. Gelişimin özünde, toplumun bu boş inanıştan kurtulması yatar. Bilim asla gökten inmez; sabır, büyük emek ve çok çalışmanın sonucunda gelir.

Bilimadamının yetiştirilmesinde hangi duygu ve yöntemlerin kullanılması gerektiği sorusu sıklıkla karşıma çıkıyor. Evrimle ilgilenen bir biyolog olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki empati ve merak, evrimsel süreçte insan doğasına katılmış olan en önemli iki duygu; insanı hayvandan ayıran özelliklerin de başında geliyor. Bir düşünür, bu iki duyguya sahip değilse, düşünür sayılmaz. Bir bilimadamı içinse, en önemli özellik meraktır.

Bir çocuk, sinir sisteminin bağlantı noktaları olan sinapsların gelişme süreci boyunca dogmatik bir bakışla yetiştirilirse, merak duygusu körelir. Soru sormayı bırakır ve yargılama yetisinden uzak, teslimiyetçi bir kişiliğe bürünür. Özellikle 7-10 yaşlarına kadar olan çocukların soruları asla yanıtsız bırakılmamalı. Verilen cevap tam ve kesin olmayabilir; ama burada önemli olan çocuğu düşünmeye itmektir. “Su küçüğün, söz büyüğün” deyişi toplumumuzun bakış açısını çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Bu yaklaşımın bir an önce terkedilmesi gerek, çünkü çocukların konuşmasını ve soru sormasını engelleyen bir terbiye bu.

Oysa çocuğun merak duygusunu köreltmemeli, aksine güçlendirmeliyiz. Sorularına bilimsel gerçekleri saklamadan ve saptırmadan yanıt vermeliyiz, bir noktaya ulaşmak için sabırla yola çıkmaları ve çaba göstermeleri gerektiğini öğretmeliyiz, onları topluma yararlı konulara ilgi duyacak şekilde yetiştirmeliyiz.

Bilimadamının temel uğraşı doğanın kendisi olduğundan, kendi cinsi, ırkı, milliyeti, siyasi görüşü, dili ve dini önemini yitirmek zorunda. Bilimadamı her yönüyle tarafsız, bağımsız, ticari kaygıdan uzak olmalı ve evrensel kuralları uygulamalı. Bu ideal yaklaşım, ne yazık ki büyük bilimadamları yetiştiren aydın ülkelerde bile tam anlamıyla işlemiyor. Yakın tarihte Nazi Almanyası’nda insan öldürmeye yönelik cihaz ve ürünlerin geliştirilmesi, tam da bu durumu yansıtan bir örnek. Duygusal bakış açısını bir kenara koyarak baktığımızda, bu ölümcül aygıtları geliştiren insanların da aslında birer bilimadamı olduklarını görüyoruz. Şeker pancarından dinamit yapan kişi de, ne düşünürsek düşünelim bir bilimadamıdır. Çünkü bilimadamının sosyal bir sorumluluğu yoktur. O, yalnızca bilimle ilgilenir.

Bilimin gelişimine baktığımızda, başlangıçta herhangi bir kurumsal yapının bulunmadığını görürüz. Söndürülemez bir merak duygusuna sahip araştırmacılar tamamen bireysel hareket ediyor, kimi zaman da küçük gruplar halinde biraraya gelerek birikimlerini paylaşıyorlardı. Bu çalışmaların ekonomik kazanç elde etmede yararlı olabileceğini gören aristokratlar, araştırmacıları çevrelerinde toplayarak desteklemeye başladılar. Bu durum önce bilimsel gelişime ivme verdi ama araştırmacıyı taraflılığa itebildiği için tehlikeli bir yaklaşımdı. Bu yanlış yöntemin önüne geçebilmek amacıyla, bilimin belli bir grubun tekeline terkedilmemesi kararlaştırıldı. Böylece, bilimsel odaklı kurumlar olan üniversiteler (evrensel anlamındaki “universal”den gelir) kurulmaya başlandı. Üniversitenin doğuşu, bilim açısından son derece önemli olan yeni bir kavramı, öğretim üyeliğini beraberinde getirdi.

Daha önce verdiğimiz örnekteki gibi, öldürücü bir madde geliştirmeye çalışan biri bilimadamı olabilir, ama kesinlikle öğretim üyesi olamaz. Çünkü bir öğretim üyesi, bilimadamı sıfatının yanında, topluma karşı sorumluluk duygusu da taşımalıdır.

Kendimden bir örnek vereyim. Ülkemi, uğrunda yaşamımı canı gönülden verecek kadar seviyorum. Ancak, bugünkü Avrupa Birliği politikası hakkında görüşüm sorulacak olursa, bilimadamı kimliği altında cevabım “Avrupa’nın bizi kesinlikle üye yapmaması gerektiği” yönünde olacaktır. Çünkü içinde bulunduğumuz sosyoekonomik yapı, bu birliğe üye olmak için yeterliliği sağlamıyor. Bunun yanında konuya bir öğretim üyesi olarak yaklaştığımda, aynı soruya vereceğim cevap tam tersi yönde olacaktır. Kişiler bilimadamlığı kimlikleri altında işte bu tarafsızlığa sahip olmadıkları sürece, ancak kendilerini kandırmış olacaklardır.

Toplumumuzda bilimadamından çok, öğretim üyesi yetiştirmeye ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada önemli olan nokta, bir ustaçırak ilişkisinin kurulmasının gerekliliği. Çünkü öğrenci, ustasıyla aynı deney tüpüne ya da mikroskoba bakarken, benzer bakış açısını yakalar ve bu bakış açısını ileriye taşır. Bu yaklaşım, dış toplumlarda gördüğümüz fakat ülkemizde henüz yerleşmemiş olan “ekol” kavramının gelişmesini sağlayacaktır. Bakış açısında yüzyıllara dayanan sürekliliğin sağlanması, gerçek anlamdaki bilgi birikimini inşa edecektir. Ülkemizde her yıl üretilen makale sayısı 1950’lilere göre kat be kat fazlayken, herhangi bir konuda verilen örnekler bir önceki nesle değil çok daha gerilere dayanıyor. Bunun nedeni, o yıllarda sürdürülen ekollerin artık günümüzde bulunmaması.

Bugün bir öğrencimiz, başka bir ülkedeki herhangi bir metodu, başında bir yol gösterici olmadan başarılı bir şekilde kendi çalışmasına uygulayabilir ve son derece geçerli yayınlar ortaya koyabilir. Fakat bu, ona bir öğretim üyesi olabilmesi için yeterli gücü vermez. Çünkü bizzat içinden geldiği bir ekole sahip değildir. Oysa kişi, bilgisini destekleyecek her türlü donanıma sahip olmalıdır.

Bir öğretim görevlisi, her yönüyle örnek alınabilecek bir kişi olmalıdır ve davranış şeklini de gelecek nesillere aktarabilmelidir. Örnek gösterilebildiğiniz ölçüde öğretim görevlisi olursunuz, makale sayınızla değil. Bugün hangi aile, çocuğunun hangi öğretim görevlisi gibi olmasını, onu örnek alarak yetişmesini diliyor?

Bu noktada yanlış anlaşılmaması gerekense, ekol sahibi olmanın değişmez olmak anlamına gelmediği. Her an form değiştiren bir evrende değişmeden kalmaya çalışmak bilimadamının itileceği en büyük hata olacaktır. Bilimadamı bildiklerini söylemeli ve savunmalı, ancak yeni gelişmeler ışığında olası hatalarından geri adım atarak bilgilerini tekrar değerlendirebilme olgunluğunu gösterebilmelidir. Unutulmaması gereken, değişmez kurallara göre bilimadamı değil, ancak heykel yetiştirilebileceğidir.

Ali DEMİRSOY http://www.ntvmsnbc.com/id/25162396/

6 Nisan 2009

ATAOL BEHRAMOĞLU SAYGI GECESİ

Filed under: GECE — turkceci @ 9:51 pm
Tags: , , ,

DİL DERNEĞİ’NDEN ÇAĞRI:

ATAOL BEHRAMOĞLU SAYGI GECESİ

O, “Düşmanlarımı bağışlıyorum/ Daha çok seviyorum dostlarımı/ Her uyanışımda” diyen barışın ve aşkın ozanı… Şiirleri, düzyazı ve çevirileriyle Türkçenin müziğini duyuran bir usta… Dil Devrimiyle gelişen Türkçenin bütün güzelliklerini yansıtan, hepsi birbirinden değerli ürünler veren bir aydınlanma savaşımcısı… ATAOL BEHRAMOĞLU ile buluşacağımız “Ataol Behramoğlu’na Saygı Gecesi”ne bütün yurtseverleri bekliyoruz! * Gün/saat: 9 Nisan 2009 Perşembe, 18.30 Yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi (Kenedi Cad. No. 4, Kavaklıdere / Ankara) http://www.dildernegi.org.tr/ e posta: dildernegi@dildernegi.org.tr

3 Nisan 2009

Türkçe Sözlük

Filed under: Esenleme (Selâmlama),Türkçe Sözlük — turkceci @ 4:41 pm
Tags: , ,

ÖNSÖZ

Bir dilin sözvarlığı o toplumun dünyaya bakışını, değer yargılarını, bilimde, sanatta aldığı yolu, gelenek ve göreneklerini yansıtır. Bu nedenle çağdaş bir sözlük, dilin bütün metinlerini kapsayan veritabanına dayanmalıdır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (1932-1983 arasında) bu amaçla önemli adımlar atılmıştır. Çünkü 1940’lara değin kapağında “Türkçe Sözlük” yazan ve Türkçenin sözvarlığını içeren derli toplu bir yapıt yoktu. 1932’de Atatürk’ün öncülüğünde başlayan Dil Devrimi ile Türkiye Türkçesinin sözvarlığını oluşturmak için halk ağzındaki sözcükler derlenmiş, eski kaynaklar taranmıştır. 1935’te Atatürk’ün yönlendirmesiyle ve büyük bir kurulca hazırlanan “Cep Kılavuzları” Türkiye Türkçesinin bütün sözvarlığını kapsayacak bir başka büyük adımdır; Türkçenin sözcük yapma yolları işletilerek yabancı sözcüklere Türkçe karşılık bulunmuş, Türkçede olmayan kavramlar için yepyeni sözcükler türetilmiş, Türkçe Sözlük’ün ortaya çıkması için büyük çaba harcanmıştır. O dönemden bugüne bütün bu çalışmalara onlarca dil uzmanı, dilsever katılmıştır. Hepsinin ortak ülküsü Dil Devriminin ışığında, Türkiye Türkçesini bilim ve sanat dili olarak geliştirmektir. Bu açıdan baktığımızda elinizdeki yapıt, Türkiye’de yayımlanan sözlüklerin pek çoğuna kaynak olmuş, Türkçeyi oya gibi işleyen yazarların da başucu yapıtı olmayı sürdürmüştür; sürdürecektir. Bugün çokları Türkçenin yeniden yabancı dillerin boyunduruğu altına girme tehlikesiyle yüz yüze kaldığını düşünüp kaygılanmaktadır. Bu kaygıyı taşıyanlar bir ölçüde haklıdır; çünkü Dil Devrimiyle kazanılan binlerce sözcük ve terim zaman zaman tepki almış, yasaklanmış, devrim tartışmaları amaçlı olarak tek tek sözcüklere indirgendiği, devrime başka anlam ve amaçlar yüklendiği için, Dil Devriminin coşkusu belli bir dönemden sonra eğitim kurumlarımızda yaşanmaz olmuş, genç kuşakların Türkçeye güveni sarsılmaya, dil bilinci yaralanmaya başlamıştır. Bu sözlük üzerinde çalışırken bir kez daha gördük ki yabancı sözcükler akıl almaz bir hızla dilimize yerleşiyor. Bu nedenle yazarlarla bilimciler “Türkçesi varken…” yabancı sözcüklere yaslanmamalı, Türkçenin sözcük yapma yolları işletilerek tıpkı 1930’larda olduğu gibi, aynı coşkuyla yeni sözcükler türetilmeli, bir başka deyişle dilseverler Dil Devriminin coşkusunu diriltmelidir. Türkiye’nin yazarları, her alandaki bilimcileri de çağımızın bilimde, uygulayımda ve sanatta ortaya çıkan kavram patlamasına ayak uydurmak zorundadır. Türkiye Türkçesinin yeni kavramlar yaratacak gücü ve olanakları vardır. Yeter ki ulusal kimliğimiz olan dile bu bilinçle sahip çıkalım. Atatürk’ün istediği gibi Türkçeyi bilinçle işleyelim. Elinizdeki sözlük bu duygularla hazırlandı. Yapıtın ilk baskısı, dilin dolanımı içinde yer alan tüm sözcükler düşünülerek elden geçirildi. Birçok yeni sözcük, söz öbeği ve terim eklendi; kullanımdan düşen sözcük, söz öbeği ve terimler çıkarıldı. Amacı, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun amacıyla özdeş olan, Dil Devrimini başlatan Atatürk’ün güveni ve coşkusuyla Türkçeye yaklaşan Dil Derneği, tüm aydınlanmacı yazarların, bilimcilerin desteği ve üyelerinden aldığı güçle TÜRKÇE SÖZLÜK’ün yeni baskısını hazırladı. Bu sözlük gönüllü birlikteliğin, Dil Devrimine inancın görkemli bir ürünüdür. Hep birlikte önemli bir görevi yerine getirmenin kıvancı içindeyiz.

DİL DERNEĞİ

http://www.dildernegi.org.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF2A2F4FC65EC79C8F

Türk Dil Kurumu:Sayın Feyza Hepçilingirler

Sayın Feyza Hepçilingirler,

Radikal gazetesinin Kitap ekindeki Türkçe Günlükleri köşesinde 14 Nisan 2005 günü yayımlanan yazınızda Kurumumuzun İngilizce sözlerin kimilerini okunduğu gibi kimilerini de yazıldığı gibi Türkçe Sözlük’e almaya hazırlandığına değinmiştiniz. Öncelikle belirtmem gerekir ki, yabancı kaynaklı sözlere karşılık bularak Türkçenin geliştirilmesi ve zenginleştirilmesini kendisine ilke edinen TDK’nin şu andaki yönetiminin Türkçenin söz varlığında yer almayan İngilizce sözleri Türkçeye katmak gibi bir düşüncesi yoktur. Hele hele bu yabancı sözleri Türkçeye yerleşmemiş biçimiyle, İngilizcede söylendiği gibi Türkçe Sözlük’e almak biçiminde bir uygulaması kesinlikle yoktur. Bir özenti sonucunda dilde kullanılan yabancı kökenli her sözün sözlüğe alınması diye bir kural olmadığını belirtmemiz gerekir. Bu konuda TDK’nin yıllar içerisinde oluşturduğu sözlükçülük geleneğine ve sözlük hazırlama ilkelerine göre yabancı kökenli sözlerden hangilerinin, sözlüğe hangi biçimleriyle alınacağı bellidir. Yabancı sözleri kullanmayı özenti hâline getiren kişilerin kullandığı ve Türkçemizde karşılığı bulunan yabancı kökenli sözlerin Türkçe Sözlük’e alınması asla söz konusu değildir. Her dilde olduğu gibi Türkçede de yabancı kökenli sözler vardır, ancak bunların bir bölümü alıntı, bir bölümü de ödünçlemedir. Türkçeye yıllar önce giren, yazılışları ve söylenişleri dilimizin kurallarına uyan ceket (< İng. boycott), kulüp (<İng. box), briç (<İng. bridge), viski (<İng. whisky), iskelet (

28 Mart 2009

Damga’dan Basımevi’ne

Filed under: Basım — turkceci @ 12:13 pm
Tags: , , , , ,

Damga’dan Basımevi’ne:

Gutenberg dönemi baskı makinesi

Basım aygıtı (Matbaa) konusu açılmışken iki yaygın yanlış anlayışa değinmek isterim.
(1) Matbaayı Gutenberg buldu!
(2) Elyazmacı yobazlar matbaayı 300 yıl Türkiye’ye sokmadı!

Temel sorun bir kavrayış sorunu. Soruları doğru sorarsak, işin aslını daha kolay kavrarız:
(1) Gutenberg’in basım işine katkısı neydi?
(2) Eski yazı baskı işine karşı elyazmacıların direncinin önemi ne?

BASKI YORDAMININ ÜÇ TEMEL AŞAMASI

silindir biçimli bir sümer  mühürü

Gutenberg’in katkısını belirlemek için, baskı yordamının gelişmesine bakmak gerek.

BASIM işinin gelişiminde üç önemli aşama vardır:

BİRİNCİSİ, belli bir İM izinin istenildiği sayıda çoğaltılabilmesi, ya da DAMGA aşaması. Bunun en eski örneklerinden diri SÜMERLER de görülür ( Sümerlerin Türklüğü konusuna burada girmeyelim). Dahası, kil tabletlere bastırılarak iz bırakanları yanında, tablet üzerinde döndürülerek iz oluşturan YUVARLAK MÜHÜRLER var. ( Bu yuvarlak damga düşüncesi, binlerce yıl sonra, Rotatif baskı makinelerindeki dönme silindirler olarak yeniden ortaya çıkar) Kil yerine deri, kumaş ya da benzeri maddeler üzerine iz bırakmak içinse BOYA kullanmak gerek. Bedri Rahmi’nin yaşatmaya çalıştığı YAZMA denen başörtüsü üretiminde kullanılan yordam işte bu damga yordamı. Benzeri yordamla süslenen bir kumaşa da BASMA diyoruz Bir belgenin tahtaya, taşa, bakıra d.b.’ye (=”diğer benzerleri” kısaltması, yaygın v.s. “ve saire” kısaltması yerine) kazınarak yapılan kalıbı ile çoğaltılması çok eski ve yaygın bir uygulama idi. Cengiz’in buyrukları hep böyle çoğaltılıp dağıtılırdı. Bu yolla basılmış kitaplar bile vardı. Nitekim TAŞ BASMASI yayıncılık ülkemizde Cumhuriyetin ilk yıllarında bile kullanılmıştır.

Orhun Alfebesi Ünsüz Harfler

Orhun Alfebesi Ünlü Harfler

İKİNCİ AŞAMA, her sayfa için bir oyma kalıp kullanmaya dek gelişen damga yordamı yerine, OYNAK HARFLER kullanma aşamasıdır. Bu aşamada, istenen her belgenin kalıbı oynak harfleri yan yana dizerek düzenlenmektedir. Dolayısıyla da, her bir harften yeterince üretip el altında bulundurmak gereklidir. Her kavramın belli bir İM ile gösterildiği Çince’de, her kavramın imini ayrı bir damga olarak yapma kolaylıkla gelişmiştir. Ama, on binleri bulan bu damgaların yan yana konup sayfa kalıbı yapılması yerine, elle sırayla basılması daha uygundu. Çince “ayrı im” kalıbı düşüncesini doğurmaya yatık ise de, “yan yana dizerek sayfa kalıbı yapma” düşüncesi için AZ SAYIDA HARFTEN OLUŞAN BİR YAZI gerekirdi. Türklerin eski yazısı, sert cisimlere oyma işlemi kolay olacak biçimlerden seçilmiş az sayıda harften oluşmaktaydı ( Orkun yazısı 38 harf, Uygur yazısı ise yalnızca 14 harf). Nitekim, Uygurların, Gutenberg’ten yüzyıllar önce, “oynak harfleri dizme” yoluyla basım yaptıkları, şimdi British Museum’da bulunan tahta harfler kullanan baskı aygıtı ile kanıtlanmıştır.(Uygurların matbaacılığı konusunda bak. Macar Türkoloğu Lazlo Rasoyni’nin “Tarihte Türklük” adlı eseri, Türkçe çevirisi Ankara 1971, sy:105-107)

KORE'de 11 yy.da metal harflerle basılmış bir kitap

ÜÇÜNCÜ AŞAMA, bu oynak harflerin geliştirilmesine ilişkindir. Kuşkusuz, harflerin boyutu küçüldükçe, hem sayfa boyutunu küçültmek hem de kitabın yaprak sayısını azaltmak olanaklıdır. Tahtadan oyulacak kabartma harfleri küçültmenin bir sınırı vardır. En azından gerekli işçilik süresi ve ustalık aşırı ölçüde artar. Tahta harfler, maden harflere göre, daha çabuk yıpranır. Bir metal işleyici olan Gutenberg’in bu işe katkısı, MADEN HARFLER kullanmaktır. Bu harfleri, hazırladığı oyuk kalıplara döktüğü bir kurşun alaşımıyla hazırladığı sanılıyor. Ancak, bu buluş için Hollandalı Koster ve İtalyan Castaldi’nin adı da öne sürülmektedir. Dahası, birkaç yüz yıl öncesinde Kore’de maden harfler kullanılarak basılan kitap örnekleri var (fareyi resmin üstüne tut).

ELYAZMACILARIN DİRENCİ

Tarihi hindi garbi - Mehmet ef. (1522-1588) / Müteferrika Mat. 1730

Kitap çoğaltmanın önemli bir yolu da elle bir kopyasını yazmaktır. Elyazması kitaplar, yüzyıllarca Doğuda da, Batı’da da kütüphanelerin en temel eserlerini oluşturmuştur. Dolayısıyla , “Yazıcı”lık önemli bir meslektir; yazıcıların sözü geçen bir kesim olması da doğal.

Denir ki, ülkeye matbaanın gelmesine, “kazancımızdan oluruz” düşüncesiyle, “yazıcı” kesimi engel olmuştur. Dahası, bu engellemede “din elden gidiyor!” yaygarasını kullanmışlardır. İlk bakışta usa yatkın görünen bu açıklama ne ölçüde doğrudur?

Birinci soru şu: Peki, bu engelleme nasıl aşıldı da, “matbaa” ülkeye geldi? Yukarıda açıkladım: Matbaa zaten ülkeye gelmiş, musevilerce hıristiyanlarca kullanılıyor. Söz konusu olan “arab elifbası” ile Türkçe kitabların basılması. Engellemenin aşılması da, “yobaz kafaları ezme” yoluyla olmamış, buna gerek duyulmamış. El yazıcıların temel üretim konusu Kur’an’ın, bazı dini metinlerin baskı yolu ile üretilmesine yasak konarak, yazıcıların “geçim derdi ile karşı çıkmaları” önlenmiş.İbrahim Müteferrika’ya din dışı konularda eserler basma izni verilmiş.Yukarıdaki resim Müteferrika matbaasında basılmış din dışı bir konuda eser: Tarihi Hindi garbi ( fareyi resmin üstüne götür). Kuşkusuz bu çözüm, Fatih devrinde de uygulanıp baskı işine izin çıkarılabilirdi.

İbrahim Müteferrika (

Bu da bizi ikinci soruya getirir: Neden Sultan III. Ahmet dönemine gelinceye, İbrahim Müteferrika’ya verilen izne dek bu yola gidilmedi? Burada iki güçlü olasılık var. Dahası, her ikisi de, belli ölçüde etkili olmuş olabilir.

Cengiz’in buyruklarının tahta kalıplara oyularak çoğaltıldığını söylemiştik. (Fotokopi öncesi dönemin çoğaltma işlemlerinden olan Teksir/multilit denen işlem de tahta yerine mumlu kağıt kullanmaya dayanıyor). Osmanlı bu işlemi kullanmıyor. Acaba neden? Çoğaltılan buyruk, “ortak kural” uygulamasını öngörür. Başka deyişle bir Yasa Devleti olmayı gerektirir. Oysa, her durum için özel bir “Padişah iradesi” kullanan, işlerin baştakinin keyfine göre yürütüldüğü bir düzende yazılan her belge yalnız belli ilgililerce bilinmesi gerekir. Dolayısıyla da, çoğaltılmış ortak metinler pek istenmez.

Ayrıca, çoğaltılmış metin kullanmak, onu okuyabilecek çok sayıda kişinin varlığını da gerekli kılar. Demek ki oldukça kalabalık bir okur kitlesi bulunmalı. Ya da, okumasa bile, yazılı metne sahip olmak isteyen büyük bir kalabalık olmalı. Kısacası bir “talep” bulunmalı.

Belli bir metnin yaygın üretimine gerek duyulmadıkça, “matbaa”ya gerek duyulmayacağı açık. Nitekim, Gutenberg ve çağdaşlarını baskı işini geliştirmeye iten, bu yaygın üretim gereğinin duyulmasıdır. Avrupadaki gelişmeler, konuya ışık tutacak niteliktedir.

Letterae Indulgentiorum, 27 Şubat 1455

İslam’da Kur’an ezberlenerek sözlü saklanırken, Hıristiyan papazları ellerindeki Latince İncili okurlardı. Nitekim, Gutenberg’in baskısını yaptığı ilk eser Latince bir İncil idi. Papalığın para karşılığı sattığı “günah bağışlama” belgelerine talep de belli bir ortak metnin çoğaltılmasına talep yarattı. Nitekim, kısa sürede 200 000″günah bağışlama belgesi( =indulgence)” basıldığı biliniyor. [ İnsanların boş yere para harcaması çok köklü bir gelenek. Şimdi de, para karşılığı Lisans, Master ve Doktora dereceleri dağıtan kuruluşlar var. Bu konuda internet’te bir tarama yeterli].
Yukardaki resim, Gutenberg’in ilk basım ürünlerinden böyle bir belge, ki bunun satışı ile Papalık TÜRKLER’e karşı sefer için para toplamıştır.(AB goygoycularına duyurulur!)
Dahası, din dışı alanlarda da yaygın bir metin üretim talebi var. Din dışı metinler için “yazım evleri” (Scriptoria) kurulmuş.

Baskı işi , önceleri dini eserlerin ve “bağışlama belgesi” çok sayıda üretilmesini, dahası “Engizisyon Sorgulaması” için kılavuzların basılmasını sağlayarak Papalığın gücünü artırırmış ise de, kısa sürede karşı güçler de bu aracı kullanarak saldırılara başlamışlardır. Luter’in Papalık karşıtı savları, baskı ile çoğaltılıp hızla yayılmıştır. Onun “kendi dilinde İncil” anlayışı, İncil’e sahip olma hevesini papazlar dışındaki halka da yayarken, dini tartışmaları da körüklemiştir. Kısa sürede, Papalık bir İndex (=Dizin) denen YASAK KİTAPLAR LİSTESİ hazırlamıştır. Ne var ki, Papalığın yasaklama çabaları etkili olmamıştır, çünkü okur sayısındaki artış ile ucuz üretim sonucu kitap talebi giderek genişlemiştir.
Örneğin Venedik’te ilk basımevi 1469’da kurulur. 1500’de ise bu kentteki basımevi sayısı 417dir. [ Oysa, İbrahim Müteferrika’dan 200 yıl sonra bile koca Osmanlı ülkesindeki basım evi sayısı bu sayıdan az.]
Yarım yüzyıl içinde(1450 -1500 arası)Avrupa’nın pek çok yerinde çok sayıda basımevi kuruldu. Önceleri bir kitabın baskı sayısı 200-300 iken 1480lerde 1000, 1500lerde ise 3000-5000 oldu. Bunun sonucu, 1480- 1490larda basılı kitap sahibi olmak, tıpkı 1980-1990larda cep telefonu sahibi olmak gibi gözde bir davranış olmuştur. Ne var ki, bu 50 yıl içinde basılan kitap çeşidi – DİKKAT kitap sayısı değil çeşidi- 6000 (altı bin) dolayındadır.

Bu bilgiler, kısa bir internet taraması ile erişebilecek olanak ve yabancı dil bilgisine sahip Taha Akyol’un -mal bulmuş mağribi misali- “Abdülhamit döneminde bir yılda 4000 kitap basılırdı” iddiasını köşesine aktarmasına şaşmak mı -yoksa şaşmamak mı- gerek, okuyucuya bırakıyorum.

books1_1_.gif

ÖZETLERSEK, bu irdelemeden şu sonuçlar çıkar:

1) El yazmacı yobazların, kazançlarından olmamak için, “din elden gidiyor!…” yaygarası ile 300 yıl ülkeye matbaayı sokmadıkları savı, pek doğru görünmüyor. ( Sn. Taha Akyol’un bu sonucu pek seveceğine kuşku yok.)

2) Arap elifbası ile baskı işinin gecikmesinde en büyük engel, bu yazıyı okuyabilen kişi sayısının azlığı gibi görünüyor. Nitekim, Harf devriminin getirdiği yeni alfebe ile yüz binlere “Millet Mektepleri”nde kısa sürede okur-yazarlık öğretilince, sözlü halk edebiyatının ürünleri ( Kör oğlu, Aşık Kerem, Battal Gazi) dizgi harflerle değil taşbasma (= taş kalıba bütün sayfa oyularak) olarak da basılıp satılmıştır. ( Sn. Taha Akyol, “eski yazı” ile Osmanlı düzeninin halkı karacahil bıraktığı anlamına gelen bu sonuçtan hiç hoşlanmayacaktır).

3) Osmanlı yönetiminin, okur yazarlığın artmasını ve Devletlülerin denetimi dışında “ne idüğü belirsiz” metinlerin kolayca çoğaltılmasını istemediklerini de söyleyebiliriz. Nitekim, Stanford Shaw’ın Osmanlı kamu hukukunun kaynakları üstüne sözleri ilginçtir. Kaynakların biri Türk yönetim anlayışının temeli olan YASA kavramı (- ki Stanford Shaw , “en üst yöneticinin dahi uymak zorunda olduğu üstün kurallar” olarak tanımlar, bugünkü söylemde “hukuk devleti” denen işte budur.). Öbürü ise İran-Bizans kaynaklı “mutlak irade” (=baştakinin dediği dedik, çaldığı düdük anlayışı) anlayışı. Osmanlının, gücü yettiğince, bu ikincisini uygulamaya eğilimli olduğu da ortada. Kimse, Yasa sözü etmiyor. Edebildikleri, “mutlak irade” şakşakçılığı olan “Padişahım mağrur olma senden büyük Allah var!”. Onu da bir kez, tahta çıkış töreninde söylüyorlar. ( Sn. Taha Akyol, batıdan belletilenleri aktarmakla yetineceğine, bize verdiği talkını tutup, biraz eleştirisel düşünebilseydi bilmem bu sonuçlara varabilir miydi? Her neyse, en azından, her yıl bir aylık ücretini bu konuları inceleyeceklere ayırsın yeter.)

4)Basımevlerinin artmasının basılı kitap sayısını artıracağı açık. Ama kitap çeşidinin eldeki basılmaya değer yazılı eser sayısına bağlı olacağı da açık. Osmanlı döneminde yılda 4000 çeşit kitap basılması için elde yereli eser bulunmadığı da belli. Pembe dizil, beyaz dizili günümüzde bile kaç çeşit kitap basılabildiği de ortada.

http://site.mynet.com/gokselturk/turk19/id12.htm

16 Mart 2009

Güncel Türkçe Sözlük’te nevruz

Filed under: TÜRKÇESİ VARKEN — turkceci @ 7:58 am
Tags: , , ,

Güncel Türkçe Sözlük’te Söz

nevruz isim (nevru:zu) Farsça nev + rûz 1 . Eski takvimlere göre yılın ve baharın ilk günü sayılan martın yirmi birine rastlayan gün. 2 . bitki bilimi Çiçekleri aslanağzına benzeyen, türlü renkte bir kır bitkisi. 3 . bitki bilimi Nevruz otu.

8 Mart 2009

Siyaseti ‘Nevruz ateşi’ sardı

Filed under: TÜRKÇESİ VARKEN — turkceci @ 11:02 pm
Tags: , , ,

Nevruz ateşi

CHP, Nevruz ve 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için yasa teklifi verdi. Diğer partiler teklife olumlu bakıyor

ZİHNİ ERDEM/YURDAGÜL ŞİMŞEK

ANKARA – CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Hem Nevruz hem de 1 Mayıs toplumun barış içinde kutlayabildiği bir demokratik hak konumundadır. Bunları engellemeyi bir devlet görevi olarak kabul etmek sorunun kaynağını oluşturuyor. Toplum korku ve gerilimden kurtulmalıdır” derken, CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, iki konuyla ilgili teklifleri de TBMM’ye sundu. Baykal, bir grup gazeteciye “Nevruz açılımı”nın gerekçesini şöyle anlattı:

DEVLET TOPLUMUN TERCİHİNE SAYGI GÖSTERMELİ:”Nevruz da 1 Mayıs da Türkiye’de toplumsal bir sahiplenmeye kavuşmuş günlerdir. Her ikisi de toplumun barış içinde kullanabileceği bir demokratik hak konumundadır. Bunları engellemeyi bir devlet görevi olarak kabul etmek sorunun kaynağını oluşturuyor. Devlet toplumun bu tercihine saygı göstermelidir.

TOPLUM BİR KABUSTAN KURTULUR: Ve Nevruz ve 1 Mayıs günleri Türkiye için bir gerilim, korku, çatışma ortamı artık yaratmamalıdır. Bu mümkündür devletin bu 2 günü bir bayram günü toplumsal barış günü bir sevgi günü olarak kabul etmesi halinde bu kabustan kuşkudan korkudan toplumun kurtulacağına inanıyorum.

BÜTÜN DÜNYADA OLDUĞU GİBİ 1 MAYIS KUTLANMALI: Buna öncülük etmek istedik. 1 Mayıs’ta bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’nin kutlaması gereken bir gündür emeğe saygı günüdür, barış ve kardeşlik günüdür, bir dayanışma günüdür bu yönüyle bir resmi bayram ve dayanışma günü olarak kutlanmalı.

NEVRUZ BARIŞA VE KARDEŞLİĞE YARDIMCI OLACAK: Nevruz da bizim değil içinde bulunduğumuz bütün coğrafyamızın, her anlayışta insanlarımızın kutladığı bir gündür. Bir bahara geçiş günü bir değişimin, doğada bir yenilenmenin başlangıç günüdür bu yönüyle de bir bayram olarak kutlanması inanıyorum. Türkiye’de barışın istikrarın kardeşliğin dayanışmanın gerçekleşmesine yardımı olacaktır.

DERHAL DÜZENLEME YAPILMALI: Parlamento resmen tatile girmemiştir fiilen aç kapa yapılması düşünülmektedir. Açılmalıdır, işletilmelidir parlamento ve derhal bu konuda bir yasal düzenleme yapılmalıdır. Artık gereksiz korkularla kendi kendimizi engellemenin anlamı yoktur buna bir son vermek lazım. Türkiye’yi kaynaştırmak bütünleştirmek lazım.”

Teklifleri verdiler

Baykal’ın bu açıklamasının ardından, CHP, İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek’in imzası ile 21 Mart’ın Nevruz Bayramı, 1 Mayıs’ın da İşçi Bayramı olarak kutlanarak, resmi tatil ilan edilmesi için iki ayrı yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.

1 Mayıs için 4 teklif var

1 Mayıs İşçi Bayramı’nın resmi tatil olarak kutlanmasına ilişkin ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, CHP İzmir Milletvekili Bülent Baratalı, DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve AKP Çorum Milletvekili Agah Kafkas’ın yasa teklifleri bulunuyor. Ancak, söz konusu tekliflerin hiç birisi hükümetin destek vermemesi nedeniyle bugüne kadar görüşülemedi. Hükümet geçen yıl Nisan ayında Bakanlar Kurulu’ndan 1 Mayıs’ın ‘resmi tatil’ olması değil ‘Emek ve Dayanışma Günü’ olarak kutlanması yönünde karar çıktı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 2 milyar TL’lik ekonomik kayıp nedeniyle resmi tatil yapmadıklarını söyledi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ise Ocak ayında yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ın tatil olmasıyla ilgili olumlu görüş taşıdığını söyledi.

Nevruz için iki teklif

Nevruz’un bayram olarak ilan edilmesine ilişkin de Meclis’te iki ayrı teklif bulunuyor. Bunlardan bir tanesi DTP’ye diğeri ise MHP’ye ait. DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik’in, Nevruz’un ‘Özgürlük ve Barış Bayramı’ olarak kutlanması ve resmi tatil ilan edilmesine ilişkin teklifi komisyonda görüşülmeyi bekliyor. Ancak MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya, her yıl 21 Mart’ta kutlanan Nevruz’un bayramı olarak kutlanmasına ilişkin teklifini komisyonlarda gerekli sürede görüşülmeyince Genel Kurul gündemine getirdi. Kaya’nın teklifi 18 Mart 2008 Salı günü hem iktidar hem de muhalefetin de destek vermesi ile doğrudan Genel Kurul gündemine alındı. Ancak teklif yine iktidarın destek vermemesi nedeniyle bugüne kadar görüşülüp yasalaşamadı. Kültür ve Turizim Bakanı Ertuğrul Günay “Hem 1 Mayıs’ın hem de nevruzun resmi bayram olarak kutlanmasına varım” diyerek destek verdi.

MHP’den açık çek

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Atilla Kaya’nın imzası ile verdikleri teklifin Genel Kurul gündeminde 62. sırada beklediğini anımsattı. Seçim öncesinde bunun bir “açılım” olarak öne sürüldüğünü belirten Vural, “Bazılarına da açıkçası ’günaydın’ demek istiyoruz” dedi. MHP olarak Nevruz ve 1 Mayıs’ın gerilim aracı olarak kullanılmasını istemediklerini vurgulayan Vural, “Bütün siyasi partiler uygun görürse, 1 Mayıs’ı da emek ve işçi bayramı olarak kutlayabiliriz” dedi. Vural, uzlaşma olması durumunda teklifin seçim öncesinde görüşülüp görüşülmeyeceğine ilişkin soruya da, “Eğer gerçekten bu konuda uzlaşma aranıyorsa, TBMM’nin bugün toplantısı var. Olağanüstü toplantıya çağırmamıza da gerek yok. Geliniz bunu çıkartalım. AKP, bu kanunun çıkartılmasını istiyorsa, hemen bir Danışma Kurulu kararıyla bugün görüşülmesini temin etmemiz mümkün. MHP olarak buna hazırız, çünkü teklif bizim teklifimiz” yanıtını verdi.

Olağanüstü toplantıya gerek yok

AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, CHP’nin verdiği teklifleri açılım olarak değerlendirme imkanı olmadığını belirterek, “Bunların, eski açılımlardan sonuç alınmadığı için getirildiğini düşünüyorum” dedi. Ergün, 1 Mayıs’ın ve Nevruz tatil olması için daha önce verilen teklifleri anımsatarak, “Bunlar zaman içinde komisyonlarda değerlendirilir” dedi. Ergün, grupların Meclisin tatile girmesi konusunda daha önce uzlaştıklarını, teklifler için olağanüstü toplantıya çağrılmasına gerek olmadığını ifade etti. AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş ise, “CHP herhalde seçim yaklaştığı için böyle söyledi diye düşünüyorum. Bize gelirse değerlendiririz. Genel Kurul’un olağan üstü toplantısı şu anda söz konusu değil. Henüz parti yetkili kurullarında böyle birşey konuşulmadı” dedi.

İktidar ve muhalefet uzlaşsa bile hem Nevruz hem de 1 Mayıs ile ilgili tekliflerin hızla yasalaşması da şu an için mümkün görünmüyor. Meclis, bugünden itibaren yerel seçimler nedeniyle çalışmalarına resmi olarak 15 gün ara verecek. Ancak partiler İçtüzük’ten doğan bazı haklardan da yararlanarak Meclis’in 29 Mart seçimlerinden sonra 31 Mart Salı günü toplanması konusunda uzlaştı.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=924491&CategoryID=78#

Türk’ün ‘Yenigün’ü: Ergenekon’dan Çıkış

Filed under: ADLANDIRMA — turkceci @ 10:57 pm
Tags: , , ,

Başlangıçta konar-göçer (atlı-nomadik) bir medeniyete sahip olan ve bu nedenle de sosyolojik anlamda yaylak-kışlak hayatını uzun asırlar boyu devam ettiren Türk Milleti; tarih boyunca hep tabiatla içli dışlı olmuş ve onun bu medeniyet özelliği, kullandığı takvimlere de yansımıştır. Tarih içinde Türkler çeşitli takvimler kullanarak, zamanı ve hayatlarını düzenlemişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin meşhur Sultanı Melikşah dönemine kadar Türkler, 12 Hayvanlı Türk Takvimi olarak ifade edilen bir takvim kullanmışlardır. 12 Hayvanlı Türk Takvimi ‘Güneş’i esas alan bir takvim idi. Bu nedenle çok az bir farkla Miladî Takvimin hesaplamalarına uygun zaman hesabı vardı. Bu takvimde her ay ve yıl bir hayvan adı ile anılırdı. Bugün 300 milyonluk nüfusu ile Balkanlardan Çin Denizi’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşamakta olan Türk Dünyasında halk takvimi olarak devam eden 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Başta Çin, İran ve Afganistan olmak üzere Türklerin komşuları olan ülkelere ve milletlere de geçmiştir. Türkler İslamiyet’e girdikten sonra İslam Dünyasında yaygın olan ve ‘Ay’ı esas alan ‘Hicrî Takvim’i kullanmaya başladılar. Fakat özellikle malî konularda ve devletin diğer işlerinin düzenlenmesi konusunda takvim arayışları devam etmiş ve Türkler, Sultan Melikşah’la (1072-1092) birlikte yeni bir takvim daha kullanmaya başlamışlardır: ‘Celalî Takvimi’. Sultan Melikşah’ın ‘Celâlü’d-devle Ebu’l-Feth Melikşah’ lakabından dolayı bu ismi alan Celalî Takvimi, aynı zamanda ‘Melikî’ veya ‘Takvim-i Melik Şahî’ olarak da anılmıştır. Hem 12 Hayvanlı Türk Takvimi hem de Celalî Takvimi’ne göre yılbaşı ‘21 Mart’ günüdür. Celalî Takvimi başlangıçta yılbaşı olarak 15 Mart tarihini esas almış, daha sonra bu tarih 21 Mart olarak düzeltilmiştir. Bundan dolayı bu tarihe Türkçe ‘Yengi Gün’ (Yeni Gün) veya Farsça ‘Nevruz’ denmiştir. Bugün, Türk toplulukları arasında çeşitli isimlerle anılmaktadır: “Nevruz, Noruz, Navrız, Sultan Nevruz, Ergenekon, Bozkurt, Çağan, Yeni Gün, Ulusun Ulu Günü.” Türklerin yeni yılın başlangıcı, ‘yılbaşı’ olarak 21 Mart tarihini seçmesi ve bu günü en önemli millî bayram olarak kutlaması tesadüfî değildir. Çünkü bu durum Türk Milletinin konar-göçer medeniyetinin bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Türk’ün gündelik ve kültürel hayatında tabiat olaylarının bitiş ve başlangıcı daima önem taşımıştır. Bu anlamda ‘Nevruz’ veya ‘Navrız’ Türk kültür yapısında yalnızca bir takvim başlangıcı veya yılbaşı değildir. Nevruzun Türk kültüründe kazandığı muhtevanın yapısında bir bayram, bir umudun başlangıcı, bir dinî ve manevî muhteva; bir adetler ve gelenekler zinciri ile yaratılanın en güzeli insan ve çiçeklerin en güzeline ad oluş vardır. Nevruz, 21 Mart günü baharın başlangıcıdır. Cemreler düşmüş; ‘ilk kara kış’ (erbain soğukları) ve ‘son kara kış’ (Hamsin) olarak adlandırılan 90 günlük ‘kara kış’ bitmiştir. Havalar ısınmaya başladığı için tabiat canlanır. Bu günlerde ortaya çıkan çiçek ‘kardelen’, diğer adı ile ‘nevruz’ çiçeğidir. Yine bugün doğan çocuklara hem gerçek ad olarak hem de göbek adı olarak ‘Nevruz’ konur. Bu bayramda, ateşten atlanarak oynanan ‘sin-sin’ oyunu başta olmak üzere, yüzlerce gelenek, halen bütün Türk dünyasında yaşatılmaktadır. Türk dünyasında Nevruz ile ilgili bir diğer tören de Hızır-ı Nebi (veya Hızır-İlyas, Hıdırellez) inancıdır. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın buluştuğu gün, günümüzde de Anadolu’da ve Anadolu dışındaki coğrafyalarda büyük bir katılımla kutlanmaktadır. Türk millî kültüründe Nevruz, aynı zamanda bir ‘yeniden doğuş’tur; ‘Ergenekon’dan Çıkış’tır. Ebulgazi Bahadır Han’ın ‘Türklerin Şeceresi’ isimli önemli eserinde ayrıntılı bir şekilde anlattığı Ergenekon Destanı, bu yeniden doğuşun destanıdır. Ergenekon’dan çıkışın tarihi de 21 Mart gününe denk gelmektedir. Bu nedenle Türkler, 21 Mart tarihinde hem yeni yılın gelişini, hem de yeniden doğuşu kutlamaktadırlar. Ana hatları ile Ergenekon Destanı şu şekildedir: Türk illerinde Gök-Türk oku ötmeyen, Gök-Türk kolu yetmeyen bir yer yoktur. Bütün kavimler birleşerek Gök-Türklerden öç almak için yürürler. Gök-Türk Kağanı İl-Kağan’ın çocukları çoktu. Savaşta hepsi öldüler. İl-Kağan’ın o yıl evlendirdiği küçük oğlu Kıyan (Kayan) ile yeğeni Negüş (Tukuz) kurtuldular. Bu ikisi eşleri ile birlikte sığındıkları yere Ergenekon adını verdiler. Zamanla çoğalarak bu sığındıkları yere sığmaz oldular. Atalarının eski yurtlarını geri almak için çeşitli yollar aramaya başladılar. Fakat, dört tarafı dağlarla çevrilmiş olan Ergenekon’dan bir çıkış yolu bulmak zordu. Nihayet, demir madeni ile kaplı olan dağların zayıf bir noktasını tespit ederler. Buraya büyük ateşler yakarlar ve büyük körükler kurarlar. Demir dağları eritirler. Börteçine isimli bir Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar. Yeni bir başlangıç, yeniden bir doğuş demek olan bu tarihî gün 21 Mart’a tekabül etmektedir. Türklüğün yeniden doğuşunun, bağımsızlık ülküsünün sembolü olan Ergenekon’dan çıkış; ateşin yakılması, demirin eritilmesi ve Bozkurt’un yol göstermesi motifleriyle günümüzdeki Nevruz kutlamalarının da temelini oluşturmuştur. Nevruz ateşi Türkün bağımsızlık ateşini, örste demir dövülmesi Türkün çelikleşmiş iradesini ve nihayet Bozkurt da Türkün uyanıklığını, çevikliğini ve atikliğini temsil etmektedir. KAYNAKÇA ÇAY, Abdulhaluk, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Ankara, 1993. GENÇ, Reşat, “Türk Tarihinde ve Kültüründe Nevruz”, Nevruz, Yayına Hazırlayan: S. K. Tural, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1995, s. 15-23. GÜLER, Ali ve Diğerleri, Türklük Bilgisi, 2. Baskı, Türk Metal Sendikası Türk-Ar Yayınları, Ankara, 2001. GÜZEL, Abdurrahman, “Türk Kültüründe Nevruz ve Milli Birlik-Beraberlik”, Nevruz ve Renkler, Yayına Hazırlayanlar: S. K. Tural, E. Kılıç, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1996, s. 167-181. KAFALI, Mustafa, “Türk Kültüründe Nevruz ve Takvim”, Nevruz, Yayına Hazırlayan: S. K. Tural, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1995, s. 25-29.

http://www.diyemediklerim.com/turkun-yenigunu-ergenekondan-cikis-t48228/index.html?s=27f81c8227e44cd678da47ab6497d1d7&amp;

11 Şubat 2009

Basım Makinesini Kim İcat Etti?

Filed under: Basım — turkceci @ 1:08 pm

Matbaayı Kim İcat Etti?

Tarih kaynakları, M. Ö. 5. yüzyılda Yunanistan’da,daha sonra Roma ve Doğu uygarlıklarında kitapçılığın bilindiğini belirtmektedirler. Bu kitaplar,bir kişi metni okurken çok sayıda kölenin elle yazarak ayrı ayrı nüshalar hazırlaması şeklinde çoğaltılıyordu. Yazma kitapların en eski tarihlisi ve eski Mısır mezarlarında bulunan, cenaze törenlerine ilişkin yazıların yazıldığı papirüs M. Ö. 4. yüzyıla kadar kullanılmış, daha sonraları bunun yerini parşömen almıştır. Manastırlarda yaygın ölçüde kullanılan parşömen çok pahalıydı. Parşömen üzerine yazılmış kitaplar daha da pahalıya satılıyor, bunlardan ancak rahipler ve varlıklı kişiler yararlanıyorlardı.

10. yüzyılda, Çinliler tahtaya oyulmuş resim ve yazıları ipeğe basarak çoğaltma tekniğini uyguladılar. Sonraları kalıp olarak pişirilmiş kil tabakaları kullanıldı.Dünya tarihinde ilk gazete, 12. yüzyılda Pekin’de ipek üzerine basılan bir gazeteydi. Buna karşılık, Avrupalılar daha geri kalmış durumdaydılar. Elle yazarak çoğaltma tekniği 15. yüzyıla kadar devam etti. Okuma yazma bilenlerin artması, yeni buluşlar, feodal baskıların yer yer gevşeyip çözülmesi ve insanların dünyaya bakışlarında,dünya görüşlerinde daha geniş ufuklar açılması, kitap okuyanların, okumak isteyenlerin de çoğalmasına sebep oldu.

Almanya’nın Mainz şehrinde dökümcülük yapan Gutenberg, 1438 yılında iki Almanla bir basın işleri ortaklığı kurduğunda yukarda belirtilen gerçeğin farkındaydı. En büyük emeli basım işini daha kolay ve daha ucuz yapacak bir tasarıyı gerçekleştirmekti. Aklını bu doğrultuda çalıştırırken, Çinlilerin çok eskiden beri tek tek harflerle yazı dizdiklerini bilmiyordu. Çalışmalarını gitgide yoğunlaştırarak, ortaklık ettiği iki Almanla bir baskı makinesi yapmayı başardı. Önce yazı dizimi için demirden harfler dökmüştü. Demir harfler parşömeni ezip deldiler. Bunun üzerine kurşun dökümlü harfler hazırladı. Aslında tahtadan bir pres olan baskı makinesinde ilk baskıyı yaptı. 1444 yılında bir basımevi kurdu. 1446da Latince dilbilgisi konulu ilk kitabı bastı, yayınladı. İlk baskı makinesi saatte ancak 60 tabaka kağıda baskı yapabiliyordu. Latince dilbilgisi kitabının ardından, bir takvim, bir de şiir kitabı bastı. Ancak Gutenberg’in cadı başlangıçta hakkı olan ilgiyle karşılanmadı. Altı yıl süren bir çalışma sonucu 1282 sayfalık İncil’in satışı,borçlarını karşılamağa bile yetmemişti.Bu borçlar dolayısıyla,baskı makinesi ve harf kalıplarına haciz kondu. Gutenberg yılmamıştı. Birkaç yıllık bir çalışmadan sonra daha küçük bir makine yaptı ama, gene başarı sağlayamadı. İcadı tam anlamıyla değerlendirilmediği için bütün ömrünü sıkıntıyla geçirdi.

Gutenberg’in hayatının son yıllarında, Hollanda, Almanya ve Fransa’da yeni baskı makineleri yapıldı. Tez zamanda matbaacılık Avrupa’ya yayıldı. Tahta baskı makinesi 18. yüzyıla kadar kullanıldı ve bu yüzyıl içinde, bir Fransız demirden baskı makinesi yapımını gerçekleştirdi. Makinenin baskı hızı da artmıştı. Artık saatte 200 tabaka kağıt basıyordu.

Kazanç sağlayamasa bile Gutenberg’in büyük amacı gerçekleşmiş, insanlık için çok değerli buluşu yaygın ölçüde kullanılmaya başlamıştı.

http://www.nedirvekimdir.com/tarih/matbaayi-kim-icat-etti.html

9 Şubat 2009

“MALLTEPE” KİMİN BULUŞU?

Dil Bilinci Yoksulluğunun, Aymazlığın Böylesine Ne Denir?

“MALLTEPE” KİMİN BULUŞU?

Bıkıp yorulmadan yazıyoruz; sesleniyoruz; uyarıyoruz!

Anamalcı anlayış için dilin, dil bilincinin hiç mi hiç önemi yok!

Birbiri ardına dikilen süslü, görkemli yapılar çoğalıyor; süslü, görkemli yapı çokluğu bu yapıları diken anamalcı anlayışın varsıllığının değil, bilinç yoksulluğunun simgesidir!

Yalnız Ankara’da değil ülkenin dört bir köşesinde adı yabancı işyerlerinin açılışını yapan, bu adları onaylayan, bu adlandırma biçimini doğru bulan herkesi, her kurumu kınıyoruz!

Önce “Ankamall” çıktı karşımıza; başkentin adı Ankara’yı bozarak bir yabancı sözcükle bileştiren anlayışa tepki gösterdik, bu alışveriş merkezinin açılışını yapan “devlet büyükleri”nin tepkisizliğini anlamakta zorlandık.

Şimdi de MALLTEPE PARK ALIŞVERİŞ MERKEZİ…

Maltepe’yi MALLTEPE yazanları kınıyoruz!

Maltepe Camisinin hemen ardına, Ankara’nın en işlek yerleşim alanı olan Maltepe’nin adını, MALLTEPE yazmak ne büyük bir buluş; bu buluşun sahibi kim? Bu ne cesaret?

MALLTEPE’yi nasıl okuyacağız? “Moltepe” diye mi?

Maltepe’nin MALLTEPE olarak yazılması, salt dil bilinci yoksulluğu da değil, ortak dilimiz Türkçeye bilerek ya da bilmeden yapılan saldırıdır!

Dikkat edilirse Türkçeye saldırının boyutları işyeri ve ürün adlarıyla sinsice yoğunlaştırılmaktadır! Ankara’nın değişik yerlerine “Mall”ları kakalama çabası, hangi sağlıklı aklın ürünüdür; açıklama bekliyoruz? Dahası bu saçma adlandırmayı yapanların başkentlilerden özür dilemesini istiyoruz!

Yurttaşlık bilincimiz, dilimize yönelik bu tür saldırıları yoğunlaştıranlara karşı başka bir dil kullanmamızı engelliyor; çünkü biz ortak dilin, yurttaşları birbirine yaklaştıracak olan en önemli araç olduğuna inanıyoruz. Bu duygularla öfkemizi akılcı tepkiye dönüştürerek seslenme deme gereksinimi duyuyoruz!

Yeter artık; dil bilincimizi köreltme çabalarınızda çizgiyi çoktan aştınız! Yeter artık!

DİL DERNEĞİ YÖNETİM KURULU

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.